İnternet mi, market mi?


Borough-market

Son zamanlarda “Getir”, “Tıkla Gelsin” vb. uygulamalar müşteri kazanmak için ilk siparişte indirim veriyorlar. Benzer firmalar madem bu alanda çok müşteri var, ben de pastadan pay alayım diye birer birer piyasaya giriyor. Getir’in sistemini profesyonel bulsam da, bir iki kere indirimlerini kullanıp sonra uygulamayı siliyorum. Çünkü Migros Sanal Market’in uzun zamandır müşterisiyim ve değiştirmeyi düşünmüyorum. Hatta Migros da bu alanda yatırım yapıyormuş ancak hızlı hareket edemedi diye düşünüyorum. Her yerde mağazası olduğu için depo konusunda avantajlı başlardı.

Metro Cash & Carry’nin Türkiye’de Kötü Yönetilmesi

Markete gidiş dönüş süresini zaman kaybı olarak görüyorum ve genelde market siparişimi internetten veriyorum. Migros’un hem market içi hem de sanal market elemanları ölçülü ve müşteri odaklı. Market alışverişlerimi Migros ve Carrefour’dan yapıyorum. Alacağım eşyaya göre Ikea da devreye giriyor. Bu üç şirket de iyi bir müşteri deneyimi sunuyor, çalışanlarını iyi seçiyor. Metro ise kapısından bile girmeyeceğim bir market. Yurtdışında daha güçlü bir marka olmasına rağmen Türkiye’de kötü yönetiliyor.  Market işinin genel olarak karlı olduğunu düşünüyorum ancak Metro üst yönetiminde önemli değişiklikler yapmazsa fark yaratamayacak gibi duruyor. 10-15 sene önce olumlu anlamda diğerlerinden farkı vardı, ancak bu fark şimdi nedir tanımlayamıyorum.  Hatta geçenlerde işi geldi buradaki ürünleri öğren diye ama markaya inanmadığım için yapmak istemedim. Zaten verilen brief de absürt, binlerce ürünü olan marketteki hangi ürünü öğrenip çevirisini yapayım?! Yurtdışından geldiği için kimse duymaz rahat rahat konuşuyorum.

Örneğin “Getir” yemek siparişinde “Yemek Sepeti’nden” farkını “Yemeğin gerçek fotoğrafını gör, öyle sipariş ver” diye anlatıyor.

Şirketler birbirinden ayrışacak alanlara yatırım yapmazsa uzun vadede marka değerini kaybediyor.

Genel anlamda kurumların çalışanları iyi olursa bu müşteri deneyimine yansıyor. Perakende için en zor şeylerden biri olan eleman seçimi, eğitimi ve bu kişilerin şirkette kalması konusunda Carrefour, Migros ve Ikea özel bir çalışma yapıyor olabilir. Bu yolla müşteri deneyiminde fark yarattıklarını düşünüyorum. Zamanım kısıtlıysa Migros’ta otomatik hızlı kasalarda da kimseyi beklemeden çok hızlı şekilde alışverişi tamamlıyorum, kimse gelip karışmıyor.

Konuya meraklı olduğum için bazen arkadaşlarıma soruyorum. Herkes benim gibi hız, pürüzsüz bir deneyim peşinde değil. Bazısına market alışverişi yapmak, vakit geçirmek zevkli geliyor. O zaman da market içi atmosfer, aktiviteler, çalışanlar vs. daha öne çıkabiliyor.

977ca5_7e73169a943342faa5d76a6eaee19886_mv2_d_2016_1512_s_2

Bazıları da teknoloji, giysi alışverişine vakit ayırmayı seviyor olabilir. Orada iş bitirmekten çok bu aktiviteyle eğlenme güdüsü var. Şirketler de müşteri profillerini daha iyi analiz edip, herkese göre farklı strateji oluşturabilir. Ancak genelde bir trend peşinden gidiyorlar. Bir ara market içi deneyime herkes yatırım yapıyordu, şimdi internete.

 

 

İşini Kurmak ve Kurmamak


 

1İşini kurmak isteyenler için tavsiyeler içeren binlerce kaynak mevcut. Bu yazı diğerleri gibi başka bir kaynaktan alıntı, çeviri değil. Amacım burada sadece işini yapmaya koyulacaklarla zorluklarını ve iyi yanlarını bakış açımdan samimi bir şekilde anlatabilmek.

Kesinlikle birçok gencin işini kurmasını desteklerim. İnsanlar da artık daha bilinçli, kurumsal şirkette çalışayım motivasyonu eskisi kadar yüksek değil. Küçük yerlerde birçok yaratıcı ve girişken insan daha kolay fark yaratabilir.

Olumlu Yanları

  • Aynı değerlere sahip müşteri ve çalışanlarla çalışma imkanı. 
  • Sevdiğiniz marka/kurum/vizyon için çalışabilme imkanı, o amaca hizmet edebilme.
  • Liyakate dayalı ekip kurmak. Her şeyi kendiniz yapmak zorunda olsanız da başkalarının hataları yüzünden tekrar tekrar işinizin uzamaması. Kimseyi kıracağım, ilişkimi bozacağım diye düşünmeden tek başına hareket edebilmek. Yangın söndürme modunda hızlı olsun diye ortalama birilerini işe almak yerine bekleyip en doğru kişiyi bulmak için zamanınızın olma lüksü.
  • Finansal olarak kazancın da kaybın da size ait olması.
  • Daha hızlı hareket edebilmek.
  • Yeterli kaynağınız yoksa yapamayacağınız büyüklükte, yoğunlukta işlere hayır diyebilme imkanı.

Olumsuz Yanları

  • Sermayeniz yüksek değilse maddi olarak zorlanabilirsiniz. İstediğiniz kaynaklara (insan kaynağı, reklam/tanıtım vb) erişiminiz maddi sebeplerle kısıtlanabiliyor.
  • Bazı teknolojik altyapılarınız eksikse bunun işe olumsuz yansıyabilmesi. En erken şekilde teknolojiye imkanlar elverdiği ölçüde yatırım yapmak önemli. Bir süre önce yapamadığım ve başkalarından destek almak için beklemek zorunda olduğum şeyleri artık doğru şekilde hızlıca yapabiliyorum. Ama daha yatırım yapacak çok şey var.
  • Her şeyi siz düşünmek zorunda olduğunuz için, yani bir uzmanlaşma olmadığından zaman alıcı bir aktivite olabilmesi. Ayrıca enerjinizi dengeli kullanmak zorundasınız. Her şeyi takip etmek zorundaysanız ve ekibiniz büyük değilse enerjinizin zaman zaman düşebilmesi.
  • Sürekli iş düşünmek zorunda kalmak. Bir gün işler azalsa kara kara düşünmeniz.

İzlediğim birkaç film konuya farklı yaklaşmamı sağladı. Örneğin The Internship ve The Intern çeşitliliğin nasıl bir değer yaratabileceğini neşeli bir şekilde anlatıyor. Farklı nesillerden, farklı geçmişten insanlar çok yüksek değer yaratabiliyor. Sürekli bize benzeyen insanlara içgüdüsel olarak eğilimimiz bazen yeniliğe ket vurabiliyor.

Onun dışında Netflix dizisi Girl Boss beni etkiledi. Belki ana karakter Sophia’nın ailesi, annesiyle babası yer değiştirse bizimkilere benzediği için. Sophia’nın kibrini tasvip etmesem de sonunda o da doğru yolu buluyor. Dizide sosyal çevrenin desteği, güçlü karakterlerle çalışınca çok daha ileri gidilebileceğiyle ilgili güzel mesajlar var. 

Genel olarak hacıyatmaz bir karaktere sahip olduğunuzu düşünüyorsanız işinizi yapmanızı önerebilirim. Maddi ve manevi engeller karşısında ayakta kalabilmek, binbir türlü şeyi aynı anda takip etmekten gocunmamak ve yerine göre farklı araçları kullanarak pratik olmak. Bu saydıklarım mikro seviyede işini yapanlar için geçerli beceriler olabilir. Çok büyük sermaye ve ekiplerle işe koyulan veya işinin başında durmayıp sadece iş olsun diye yapanlar benzer şeyleri deneyimlemiyor olabilir.

inspector-gadget-movie

 

Martı ve Zurna


Martı’ya bayıldım. Bu aralar Kadıköy yakasında bu elektrikli scooter’lar her yerde. Yakın mesafeler için trafiği azaltabilecek sokaklarda direklere bağlı bu araçlar telefon uygulamasıyla kolayca çözülüp kullanılabiliyor.

Anadolu yakasında pratik bir ulaşım aracı olabilir çünkü ara sokaklarda fazla trafik yok, martıyla yürüme hızından hallice ilerleyebiliriz. Bisikletle yokuş yukarı giderken zorlanıyorum ancak martı gördüğüm kadarıyla yokuş yukarı rahatça gidebiliyor. İstanbul’un düz bir şehir olmadığını ve yokuşlarla dolu olduğunu göz önüne alırsak şehre uygun bir seçim olabilir. İsmi İstanbul deyince akla gelen imgelerden olan martı, aynı zamanda kuş gibi uçma benzetmesiyle yola çıkmış olabilir. Çok iyi bir yatırım almış, sitenin etrafında 3-4 tane müsait şekilde duruyor. Sahilde de bolca görüyorum. Belediyeleri de yanına almak, izin süreçleri vb. dikkate aldığımızda girişim zoru başarmış görünüyor. Kadıköy de alternatif ulaşım araçları konusunda böylece güzel bir örnek oldu.

Martı’nın özgürlük idealinin tersine kumsalı AVM içine sokan, çocukları ufacık bir kumlu alana çekmeye çalışan girişim de başka bir kafa. Daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim AVM içindeki eşek gibi AVM içindeki kumlu oyun parkı. Akıl tutulması demek isterdim ancak çocuklar içeri girip oynamaya başlamış bile.

Şehirde şehirden kaçma özlemi çekenler için yöresel davul zurnacı yine Martı gibi her yerde görünür olmayı hedef koymuş. Çok çalışmış, mesai yapmış. Birçok sokakta kendi imkanlarıyla reklamı görünür kılmış. Davul, zurna pek sevmiyorum; ancak bu çalgıcılar çevrede evlenenleri hedef kitle olarak görmüş olabilir. Nereyi bulursa reklam panosuna çeviren bu çalgıcı arkadaşlara selam olsun.

Sıcaktan buharlaşmak üzereyken, bunalmışken karşıma çıkan McDonald’s reklamından daha mantıklı ve ilgi çekici olduğu kesin. Sloganları “Bu Fiyata Çok Isınacaksınız.” Kurumsal şirketlerde yüksek maaş alan pazarlamacı arkadaşların vizyonu davul ve zurnacıdan daha dar.  Bu sıcakta içecekle daha da ısınmak isteyen var mı?

 

Her zaman kalplerde…


t-997904678326341632

 

Kendisiyle Çelişen İnsanlar ve Kurumlar


Avusturalya’yı gitmek istediğim memleketlerden biri gibi görürdüm hep. Doğal hayatı, yaşam kalitesi ve insanların birbirine ve doğaya olan saygısı uzaktan hoşuma giderdi. Son zamanlarda doğal hayatı ve diğer türleri tehdit ettiği gerekçesiyle kedilerin zehirlenerek öldürülmesi kararı verildi. Şimdiyse algımı yıkan, beni en çok üzen haberin kaynağı haline gelmiş bir ülke.

Sözü doğa derneklerine de vermişler. Beni en çok şaşırtan Doğayı Koruma üzerine çalışan kuruluşlardan WWF’nin bunu desteklemesi oldu. İlgili haber linki şuradan;

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/oldurmeyin-efendiler-41203224

kedi

Kediler birçok canlı türün yok olmasına sebep oluyormuş, o yüzden geç bile verilmiş bir kararmış… Asıl insanlar dünyadaki birçok türün yok olmasına sebep oldu, doğal yaşam alanlarını tahrip etti. O zaman insanları da ortadan kaldıralım?! Bilim bu kadar gelişmişken bir türün devamı için diğerinin öldürülmesi düşüncesi içler acısı. Doğayı korumakla uğraşan bir kurumun bunu dile getiriyor olması daha da felaket.

Sonra gazete başlıklarını okumaya devam ederken yine Beren Saat’in bir magazin haberine denk geldim.

Untitled

dizide ölen işçi

Netflix Türkiye’nin yeni dizisinde de çok üzücü bir kaza yaşanmış. Atiye dizisinde Hasan Karatay sette sigortasız olarak çalışıyormuş ve yüksek bir yerden düşerek ölmüş.

İlgili haber linki şuradan:

https://www.merlininkazani.com/Beren-Saatli-Netflix-dizisinin-setinde-olumlu-kaza-gerceklesti-sinema-106653

https://t24.com.tr/haber/netflix-in-yeni-dizisi-atiye-nin-setinde-is-cinayeti,816153

Böyle bir hukuksuz çalışma ortamında oyuncular duyarlılık gösterip konuyu takip edebilir, bazı süreçlerin değişmesine etki edebilir. Eğer değiştiremediği bir şey varsa da orayı veya o projeyi terk eder. Doğrudan tabii oyuncuların suçu değil ancak çalışma ortamında insanların sigortası yapılmıyorsa, o projedeki sanatçıların da orada bir sorumluluğu var. Çünkü doğrudan etki edebilecekleri bir alan. Başka şeyleri değiştirmeye çaba harcamadan önce insan kendi çevresini daha kolay değiştirebilir. Sanırım başrol oyuncusu kendisinin para kazanmasını etkileyecek konulara fazla ses çıkarmayıp, yukarıdaki instagram paylaşımındaki gibi bambaşka konularda insan haklarına duyarlıyım mesajı veriyor. Keşke ölen işçinin fotoğrafını kuru bir üzgünüm mesajıyla paylaşmakla yetinmeseydi. Bu konuda kamuoyu oluşturup, setlerdeki çalışma şartlarını değiştirmek için çaba harcasaydı. Sürekli sevgilisinin fotoğrafını paylaşmak yerine ölen işçinin fotoğrafını paylaşsaydı insanlara faydalı olabilecek konularla gündem oluşturabilirdi.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

 

 

 

 

 

Bu Hafta En Mutlu Olduğum An


Bonsai Ağacımın Yeni Yaprakları Açtı! Yaşasın 😊

Bize Bir Tiyatro Müzesi Gerek


Geçenlerde müthiş bir haber okudum. Ülkedeki ilk tiyatro müzesi kurulacakmış. Birçok kez aklıma gelmişti, keşke böyle bir şey yapılsa diye fikir üretirdim. Sinema ve tiyatro müzesi olarak bir yer var ancak kısıtlı bir sergi gibi tahmin ediyorum. Bu kadar iyi oyuncuların olduğu ve görsel kaydın erişilmesinin zor olduğu bir alanda müze için neden geç kalınmış? Halbuki çok yönlü, bu konulara kafa yoran bir sürü oyuncu var. Birinin bu işe bu kadar senedir el atmaması şaşırtıcı gelirdi.

Türkiye Tiyatro Vakfı

Mutlaka profesyonel bir ekip ele alacaktır. Oyunculuğunu merak ettiğim birçok oyuncu, sahnelenişini merak ettiğim bir sürü oyun var. Hatta aynı oyunun farklı tarihlerde farklı versiyonlarını görmek ilham verici olabilir. Video arşivi bulunsa harika olur. Video gösterimi olabilecek bir alan veya salonu olsa eski oyunları veya belki bir kısmını izleyebilsek… Ödenekli tiyatroların çok geniş bir dekor, kostüm depoları var diye tahmin ediyorum; bazı oyunlar için sergilense çok hoş olabilir. Fotoğrafları bile tarihi canlandırmaya yeterli olur. Hatta bazı oyuncuları onurlandırmak için balmumumu heykeli, kostümü ve oyun dekoru beraber sergilense daha fazla kişinin ilgisini çekmesine sebep olabilir. Belki Türkiye’nin tarihi sahnelerine (Harbiye Muhsin Ertuğrul, Şan Tiyatrosu vb) gezi programları düzenleyebilirler. Belirli günlerde o sahneye gidip tarihini, anıları bir uzman eşliğinde anlatabilirler. Çok güzel oyun müzikleri var, kayıtlı olan bir kısmı odacıklarda veya kulaklıkla dinlenilebilir. Tiyatro kütüphanesi, çalışma alanı ve yeni gruplar için bir sahne de eklense geç kalınmış ancak en heyecan verici girişimlerden biri olabilir.

Bir tatil gününe güzel müzik de bırakmak isterim:

Eskiden en sevdiğim Türkiyeli grup Mor ve Ötesi’ydi. Hatta “Dünya Yalan Söylüyor” albümüyle hayranlık ikiye katlandı. Sayısız kez aynı CD’yi baştan sona dinlemiştim. Hatta o zamanlar yılların Vega grubu güney otoparkta bir konserde Mor ve Ötesi’nin ön grubu gibi çıkmıştı. Okul yıllarımda kalan bu konser dinlendiğim en iyi canlı konserlerden biriydi. Sonra epey zaman dinlemedim, araya zaman iş güç girdi. Geçenlerde çalışırken bir şarkıları kulağıma çalındı. Bir tek ben mi böyle hissediyorum bilemiyorum ancak müthiş bir vokal. Bu tip bir müzik tarzında duyguyu geçirmek daha zor olabilir, ancak çok başarılılar. Yeniden dinlemeye başladım. Birbirinden farklı gruplar ama Soundgarden’ın şarkılarında da benzer duyguyu hissederdim. Chris Cornell’ın sesinde de benzer bir derinlik var. Herkesin kulakların pası silinsin diye buyrun.

Son 6 aydır en sabun köpüğü dizilerden birini Erkenci Kuş’u izliyorum. Televizyonlarda hep dram var, komedi seçkisi fazla değil. Gülse Birsel’in kıvrak zekasının ürünü değil tabii ancak bana bu dizi Avrupa Yakası’nı hatırlatıyor. Özellike Mevkibe ve Nihat’ın (Özlem Tokaslan ve Berat Yenilmez) sahnelerine çok gülüyorum, birbirini tamamlayan harika bir çift olmuşlar. Türkiye televizyonlarındaki oyunculuk seviyesini artırıyorlar diyebilirim. Yine mahalledeki Muzaffer karakteri muzip. Zamanla diziye Mithat Amca gibi yeni güçlü karakterler giriyor, herkes birbirini tamamlıyor. Konusunda bir şey yok, gülmek için izlenebilecek samimi karakterler barındıran lokum dizi 🙂

 

Bekleme Süresi


İstanbul ilçelerinde kazanan belediye başkanlarına baktım, sadece bir kadın ilçe başkanı vardı. Maalesef Türkiye’de de durum çok farklı değil. Belediyeler neden bu kadar erkek ağırlıklı yapılanmış, değişiklik olmuyor anlayabilmiş değilim. Belki en yukarıdaki organizasyonla ilgili olabilir. En önemli birkaç bakanlık görevi hep erkekler tarafından yürütülüyor.

Yine de sevindirici gelişmeler var. CHP sanki geçen deneyimden öğrenmiş gibiydi. Ekrem İmamoğlu itirazlarla kaybetse bile kazanmış sayılır.  Sürekli insanların karşısına çıkıp açıklama yapması, kararlı tavrı ve CHP genel başkanının duruma hakim olması hatta 48 saat kimse uyumasın diye talimat vermesi bir önceki seçimden oldukça farklı bir tutumdu. İmamoğlu’nun kampanya sürecine erken başlayıp bilinirliğini sağlaması, eski belediye başkanlarının kapısını çalıp fikir istemesi başarılı olmasında etkili oldu diye düşünüyorum. Yoksa Binali Yıldırım da oldukça düzgün bir aday ancak kampanya sürecine geç dahil olduğu için geride kalmış olabilir.

Gelişmeleri Fox TV’de izliyordum, önde iki adayın aynı anda açıklama yapması değişik bir durumdu. Yine de kanalın baskın olmayanın yanında olup o anda İmamoğlu’nun açıklamasını yayınlaması hoşuma gitti. Belki CHP’nin bu kadar kararlı tutumu sayesinde bir oldu bitti gerçekleşmedi. Bu sefer çok iyi bir iletişim, danışman ekibiyle çalıştıklarını düşünüyorum. Hiçbir zaman agresif tepkiler etki yaratmaz, belki bu seçim onu gösterdi. Ankara’yla yakın bir bağım olmamasına rağmen içim ferahladı. Prangalarından kurtulmuş oldu.

İstanbul’un En Büyük İronisi


İstanbul’un gerçekten eskiden bir sesi vardı. Belki vapur düdüğü; simitçi, bozacı gibi sokak satıcılarının bağırışı, martı sesi. Kokusu belki sokakta yürürken aldığım leblebi kokusu, deniz kenarında aldığım iyot kokusuydu. Şimdi birileri “Her Şehir Kendi Sesiyle Güzel” diye reklam yapmış. Şaka sandım çünkü gerçekten çok ironik. İstanbul’un sesi artık inşaat, gümbürtü sesi ve trafikteki korna sesi anlamına geliyor. Caddede yürürken trafik sesi yetmezmiş gibi bir de hımlayan jeneratör sesi sayesinde “Çevreye Duyarlı Kampanya” izleyebiliyoruz. Reklam için kurdukları sahnede videoyu oynatmak için arkada bir makina çalışıyor ve sesi acayip bir gürültü kirliliği yaratıyor.

20CD4E11-C0C9-477D-83ED-0A240C2B66F0Tüm İstanbul bir inşaat alanına dönmüşken; tüm kafeler, mağazalar kısa bir süre içerisinde açılıp kapanırken dışarıda huzur bulamıyoruz öyleyse içeride bir sıcaklık yaratalım arzusu.

1D4FC6A7-698B-4E52-B896-53D8C7781E66

Bu şömineyi ekranda gösterme durumundan restoran sahiplerinin nasıl bir beklentisi var bilmiyorum. Her restoranda bir ekran var neredeyse, birçoğunda da bu şömine yanıyormuş görüntüsü. Ateş ve şömine gibi doğal bir olguyu dijitalle buluşturmaları ikinci bir ironi.

Bir ara Fashion TV açıktı bu ekranlarda, şimdi de bu yanan odunlar popüler oldu. Maç izlemek için bir yere gidenleri anlıyorum. Ancak onun dışında restorana ekran koyunca ek bir değer yaratılıyor mu?

Heralde çok zengin bir ülke olmadığımız için ve yeni yeni tüketim insanlara kolay geldiği için bu kadar çok tüketiyoruz. Böyle yaratıcı olabiliyoruz. Her şeyi fazla fazla gösteriyoruz. Belki zamanla insanlar doyacak, olgunlaşacak ve 30 sene sonra daha sadeleşeceğiz.

Kadıköy’de Emre Kınay’dan Kaçış Yok


Oturduğum yerde her yerde seçim afişleri var. Her sokakta CHP’nin avukat başkan adayı ile İyi Parti’nin tiyatrocu adayı Emre Kınay. Ancak İyi Parti o kadar çok bayrak asmış ki adım başı Emre Kınay’ın suratı insanların karşısına çıkıyor, kaçamıyorsun. Oy verecek insanı bu bayraklar, afişler etkiliyor mudur emin değilim. Ancak okulda bize görünürlüğün insanlara sempatik geldiği, sürekli gördüğümüz insanları sevme ve onları yakın görme eğiliminde olduğumuz anlatılmıştı.

 

Bir tiyatrocuyu aday göstermek ardından bir sürü afiş, bayrak asmaya bu kadar çok bütçe ayırmak belki yukarıda bahsettiğim teoriye dayanıyordur. Ayrıca bu tip bir başkanlık olursa Kadıköy ilçe olarak oldukça mantıklı. Emre Kınay da iyi niyetli bir harekette bulunmuş. Yine de kendisine Kadıköy başkanlığı için hiç şans vermiyorum.

Genelleme yapmak doğru değil tabii. Her meslekte birçok farklı karakter var. Politika bildiğim bir alan değil, yalnız kendi kuralları olduğunu tahmin ediyorum. Bir kişinin sonradan politikaya atılıp başarılı olması çok zor olabilir. Özellikle sanat görsel bir meslek olduğu için kıskançlıklar elbette vardır ancak belirli bir seviyede kalıyor. Yani sanatla, sporla ilgilenen insanlar aşırı hırslı değiller, zihinsel olarak daha sağlıklılar ve daha dürüst davranıyorlar diye gözlemliyorum. Kişisel olarak da iş dünyasında gözünü para ve güç hırsı bürümüş insanlar bazen insanlığa olan inancımı yitirmeme sebep oldu. Resimle, dansla yani genel olarak sanatla uğraşan kimseye karşı güvenim kırılmadı. Politika da iş dünyasından daha beter olabilir diye düşünüyorum. Mad Men dizisinde bakış açısını, karakterini bana çok benzetttiğim adeta kendimi bulduğum Peggy Olson karakteri var. Onun dizinin ikinci sezonunda söylediği bir söz var. “Just tell the truth. Don’t worry about the outcome. People respect that”. Yani doğruyu söyle sonucu, gerisini merak etme. İnsanlar buna saygı duyar”. İyi liderlik için muhteşem bir söz, hatta defterime not etmiştim. Politikada ise bence buna yer yok. Oldukça manipülatif bir ortam olabilir. Aday gösterilen kişiyi tanımıyorum, sadece sahnede izlemişliğim var. İyi bir oyuncu olabilir, yalnız politikada ne kadar ileri gidebilir emin değilim. Güzel ve iyi niyetli bir heves olmuş. Politik görüşümden bağımsız konuşuyorum, İyi Parti bir cesaret örneği göstermiş.

Çok parlak, her işi yapabilecek ve bu tip insanların hakkından gelebilecek sanatçılar elbette var. Çocukluğumda Şehir Tiyatrosu’nun eğitim birimindeyken Gencay Gürün’ü, bir ara yönetim değiştiğinde Serra Yılmaz’ı hatırlıyorum. Belki onlar gibiler bu alanda başarılı olabilir.

Fakat sanatçılar politikada bir şeyler yapmaya çalışıp, kendini heba edebilir. Aslında daha fazla insanı sanat yoluyla etkileyebilir, dönüştürebilirler. Sanat dolaylı olsa da politikaya göre daha etkili olabilir.

Yürürken beş dakikada bir seçim afişi görmek beni rahatsız etmeye başladı bir yandan. Başkan adaylarına karşı nötrken olumsuza dönme riski de var. Her sokak başında gördüğüm seçim afişlerinden bu fotoğraflar rüyama girmez umarım 🙂