Category Archives: Tiyatro

Soğuk ve Karlı Bir Kış Gününde Görülecek Performanslar


img_0144Zor ve iç karartıcı ülke gündemi ve hüzünlü havalarda bir nebze kafa dağıtmak için birkaç oyunu üst üste izledim.

Bir kısmı beni etkiledi, bunlardan ikisi romandan tiyatroya uyarlanan iki oyundu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur adlı romanı İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sergileniyor. Diğeri ise Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar isimli romanının Seyyar Sahne tarafından oynanan performansı. Her iki oyundan sonra da gidip kitabı okumak istedim, bu anlamda Türk yazarların eserlerini yeniden gündeme getirmesi de harika olmuş.

İlki daha klasik bir oyun. Huzur umutsuz çetrefilli aşkı, batı ile doğu arasındaki arada kalmışlığı dönemin savaş çıkacak mı çıkmayacak mı belirsizliğinde  ana karakter üzerinden ve onun başından geçen olaylarla işlemiş. Oyunun dekoru, simgeleri; araştırmayı seven, yeni ipuçları bulmak isteyen sürekli tiyatro izleyicileri için keşfedilecek bir dünya sunmuş.

Tehlikeli Oyunlar, tek kişilik ve uzun bir oyun olmasına rağmen oyuncunun performansa adanmışlığı ve yüksek enerjisi sebebiyle seyircilerin odağını oyunda tutabiliyor.  İki salıncakla çeşitli düzlemlerde Hikmet karakterinin hikayesi fikirleriyle harmanlanıp seyirciye aktarılmış.

Ayrıca Sahne Pulcherie’nin oyunları İngilizce üst yazıyla sergilemesi muhteşem olmuş. Birçok yabancının yaşadığı İstanbul’da yabancı dilde oyun olmaması üzücü bir durumdu. Taksim’e çok yakın olan tiyatronun bu özelliği belki daha fazla tanıtılabilir.

Önerebileceğim bir diğer oyun da Oyun Atölyesi’nin Pencere oyunu. Haluk Bilginer’in çevirdiği oyun iyi ki tercüme edilmiş, güncel ve modern oyunları daha çok izleyebilsek keşke. Haluk Bilginer, çok doğal ve küçük oynuyor ancak karakteri daha etkileyici anlatıyor. Arada kalmışlığı, insanın siyah beyaz değil de gri oluşunu her karakteri yavaş yavaş keşfederek yeniden görüyoruz. Her iki oyuncunun da doğal oyunculuğu, çevirinin kültüre uygun olarak yerelleştirilmesi, dilin doğallığı oyuna yoğunlaşmayı kolaylaştırdı.

Son olarak Erdal Beşikçioğlu’nun oynadığı Bir Delinin Hatıra Defteri adlı oyuna Uniq Hall’un büyüklüğünden, koltukların çok arkada olmasından mı bilemiyorum çok fazla odaklanamadım. Bir sistem eleştirisi, yavaş yavaş delirmeye giden yolda vinç üzerinde ilginç bir performans var ama etki bırakmıyor.

Tiyatro her zaman öncelikli ancak zaman bulursanız bir tiyatro gibi gerçek ve samimi Collateral Beauty filmi de çok iyi geliyor. Patronlarına yardımcı olmak için üç tiyatrocuyla anlaşan şirket çalışanları bumerang etkisiyle tiyatrocuların yardımıyla benlikleriyle yüzleşiyorlar, aslında kendilerine yardım etmiş oluyorlar. Her üç şirket çalışanının da bambaşka hikayeleri ortaya çıkıyor. Will Smith’i de hep aynı oyunculukla görmeye alışkın bünyeler için film sürpriz barındırıyor. Hayata küskün, ruhsuz bir adamdan filmin sonunda gözyaşlarına boğulan, en sonunda karar verip adım atan bir adama dönüşüyor.

İzlemek isteyenlere iyi seyirler!

 

 

 

 

 

 

 

 

Geçtim ama Tiyatrodan


İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda beklenmedik oyun, “Geçtim Ama Tiyatrodan”. Oyun Kosova Devlet Tiyatrosu’nda geçse de oyuncular bu sefer kendilerini, Türkiye’de yaşanılanları dolaylı anlatmışlar. Oyunun devlet tiyatrosu bünyesinde oynanması her şey yerinde anlatılır misali tam olmuş. Oyuncular bir nevi devletin bünyesinde oyunculuk nasıl olur, o sıkışmışlık ve bundan çıkan komediyi çok güzel anlatmışlar. İzlerken hem biz izleyiciler hem de oyuncular çok eğlendi, daha izleyecekler elbette vardı o yüzden konuyu detaylı anlatmayayım. Tiyatroyu Beyoğlu’ndaki sahnede izlediğim için izleyicilerin çoğu genç, rahat insanlardı “Geçtim ama Tiyatrodan’a” kahkahalarla gülebildim. Her oyun için söylemiyorum ama bu oyunu sahneye yakın izlemek çok şey fark ettiriyor oyuncuların büyük çoğunluğu doğal oynadıkları için küçük mimikleri görebilmek için önemli olabilir. Biz biraz bu nedenle de çok eğlendik. Güzel bir ekip oyunu, her oyuncu bulmacanın parçaları gibi kurguyu bütünlemiş.

Tiyatroya karşıya geçerken otobüste yanıma yaşlı bir teyze oturdu, müzik dinlemeyi bırakıp kulaklıklarımı çıkardım. Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi’nde oturan teyze Erenköy’deki bizim Perşembe pazarına gelmiş geri dönüyordu. Yağmur yağdığı için bir buçuk saatlik yolculuğumuzda sohbet ettik, beraber dünyayı kurtardık.

gectim-ama-tiyatrodan

Türkiye’deki yaşlılar çoluk çocuk büyüdüğü ve dostların büyük bir kısmı vefat ettiği için sosyalleşemiyor, birileriyle konuşma ihtiyaçları oluyor. Genelde otobüs duraklarında, otobüslerde yanındakilerle konuşma çabalarından bunu anlıyorum. Bağdat Caddesi Çiftehavuzlar civarında İmza Pastanesi var, yazın bahçesinde sadece ve sadece 55 yaş üstü müşteriler oluyor. Ne zaman gitsem, önünden geçsem dikkat ediyorum hep yaş ortalaması yüksek. Pastanenin gizemi bence şu, belirli bir yaşın üzerinde olanlar burayı tanışmak sohbet etmek için kullanıyor çünkü benzer başka bir yer yok. Civardaki diğer cafeler keşmekeş, kimse birbirini tanımıyor. Kendim de anneanne ve dedeyle büyümüş biri olarak yaşlıları çok severim, onlarla muhabbete bayılırım. Ama çoğu çevresindeki tanıdıklarının hayat koşuşturmasında şu anda birinci öncelikleri olmadığı için kendi gibi birileriyle ahbaplık etmek istiyor. İmza Pastanesi de bilmeden de olsa bir hedef grup oluşturmuş, aynı hedef gruptan gören buraya geliyor:) Benzer şekilde İstanbul’daki bazı Tchibo mağazalarının cafeleri, önü de emeklilerin favori mekanı olmuş durumda. Tchibo’nun kahvelerinin nispeten diğer mekanlara göre daha uygun fiyatlı olmasından da kaynaklanıyor olabilir ancak bence birbirlerini görme ve buluşma niyeti daha ağır basıyor. Türkiye’de genç nüfus fazla olduğu için sadece yaşlılara yönelik market, cafe, hastane vs pek yok. Aslında olsa bir ihtiyacı karşılarlar, işletmeciler hem para kazanır hem de sosyal yönden de sorumluluk almış olurlar. Her yer üç aşağı beş yukarı birbirine benzediği için ayrışmak, hedef müşteri olarak bir gruba odaklanmak daha karlı işletmelere yol açar.

Asıl konumuza döneyim. Hafta boyunca gittiğim ikinci oyun, yine Devlet Tiyatrosu’nun Üç Kızkardeşi. Klasik olarak sahneye konmuş. Üç Kızkardeş’in Moskova’ya gitme arzusu, gidince her şeyin değişeceğine inanmaları. Bildiğimiz üzere gidemiyorlar; sözün özü gidebilseler de hiçbir şey değişmeyecek, oyunun da kasveti buradan Çehov’dan kaynaklanıyor. Özellikle Irına ve Maşa rollerindeki oyuncular karakterlere tam oturmuşlar, derin karakterleri yansıtmakta başarılılar, çoğunlukla okurken hayal ettiğim gibilerdi. Sahnede Mahir Günşıray’ı görmek de oyunun sürprizi oldu, gitmeden onun oynadığını bilmiyordum. Yine de çok fark yaratmadığını söyleyebilirim. Bittiğindeki karamsarlığım bir iki gün sürdü. Çehov her dönem her zaman izlenir, özletir.

Selfie’nin Hastasıyız!


abc-upfront-selfie

Çok eğlenerek izlediğim bir dizi Selfie! Eliza ve Henry’nin hikayelerini gülerek izliyorum. İşkolik genç bir adam Henry ve kendini beğenmişliği nasistlik seviyesine ulaşmış, ancak online fenomenliği dışında gündelik hayatta ilişki kuramayan Elisa’nın maceralarını anlatıyor. 20 dakika süren dizi güncel konularla dalgasını geçiyor. Elisa ve Henry birbirine yardım etmeye başlıyor, olaylar gelişiyor. Selfie 20 dakika sürüyor, o yüzden hiç bölünmüyor.

 500_breaking_dad_cork__dublin_banner2

Aynı tadda komedi izlemek isteyenler, yine stereotipler üzerinden anlatılan bir aile komedisi “Breaking Dad” oyununu eminim severler. Dublin’e gittiğimde izledim oyunu, oranın son zamanlarda en ilgi çeken oyunu, hep tüm salon dolu oynuyor. İrlanda’nın aksanını oyunda anlar mıyım acaba, komedi olduğu için kültürel öğeler vardır anlayıp gülebilir miyim derken oyunu çok sevdim. Tarihi, harikulade bir sahneyi Gaiety Tiyatrosu’nu da görmüş oldum. Yoğunlukla İrlanda’nın kazandığı Eurovision yarışmaları da zaman zaman bu tiyatroda düzenlenmiş. “Breaking Dad” gayet anlaşılır, bizden hissettiğim bir oyun. Zaten İrlandalılar diğer Avrupa ülkelerine göre Türklere daha çok benziyor. Yolunuz düşerse izleyin, harika bir gün geçirirsiniz. Oyunda karakterlerden ailenin kızı Honor’dan  dolayı gençlik günlerime döndüm, o dönemde okula giderken dönerken sürekli No Doubt dinlerdim lise yıllarımla özdeşlemişti. Dün radyoda Gwen Stefani ablamızın sesini duydum, bilmediğim bir şarkı olduğu için hayırdır yeni album mu yıllar sonra dedim içimden, öyleymiş. Şarkı Baby Don’t Lie, özlemiş miyim grubu henüz karar veremedim ama dinlemeye başladım yine bu aralar…

Kahve Bahane Sohbet Şahane!


“Sondan Sonra” oyununu geçen hafta izledim. Özel tiyatrolar seyirci çekmek için çoğunlukla komedi oynuyorlar, cesur olarak farklı bir tür seçmesinden bile Duru Tiyatro’nun oyunu seyredilse ne iyi olur. Oyunun baştan sonra gerilimi, güç eline geçince “insanlıktan” çıkan insanların, gitgide gücü arttırarak diğer insanları pasifleştirmek için kullanması konusunun güncelliği bana epik tiyatro anlayışını anımsattı. Emre Kınay’ın da, Ahu Türkpençe’nin de oyunculukları sahici, harikualde.

sondan_sonra_afis

Oyunun gerilimi başından beri insanı sarsıyor, hep diken üstündeydim. Geriliminin bir inişi çıkışı olsaydı belki daha iyi olurmuş. Yiyecek içecek kıtlığı olan bir yerde oyunun en başından birbirlerine kızıp bardaktaki, ısıtıcıdaki  vs suyu lavaboya dokmelerine takıldım bir de, kıtlık olan yerde habire su boşa harcanmaz ki kardeşim 🙂 Bardağı sahneden kapıp yerime donmek istedim habire. Bir de sonunda Ee ne oldu şimdi? hissi oluşuyor, böyle uzun bir oyun daha zekice bağlanabilirdi; güncel bir habere, duruma atıfta bulunulabilirdi belki.

Oyunun konusu itibarıyla içim şişerek eve döndüm. O gün de telefonumla ilgili bir durum vardı, o yüzden akşam eve dönünce Turkcell’i aradım. O gerilimin üzerine nasıl bir sevgi pıtırcığı durumudur, bir anda psikolojik terapiye gitmiş oldum. Belki profesyoneller kulübüne ayrı bir hizmetleri vardır bilmiyorum ama bekletirken “Gününüz nasıl geçiyor efendim, güzeldir inşallah” diye sohbet açmaya çalışmak, “kendinize çok iyi bakın” diye uğurlamalar vs; müşteri ilişkilerinden ayrı bir seviyeye ulaşmışlar. Hizmet konularıyla ilgilenenler varsa arayın konuşun hakikaten farklı bir hizmetleri var, laubali de değiller. Arama nedenim olan konuyu unutup, konuştuğum kadına oyunu anlatacaktım neredeyse. Turkcell kurulduğundan beri son zamanlarda en fazla gelirini elde eden şirketin başarısında bu yaklaşım etkilidir diye düşünüyorum.

nov14-satz

İletişim bana göre yapılan işin Türkiye’de %90’lık kısmını oluşturuyor. Kendi iş deneyimimden de söyleyebilirim; sohbet ettiğim, gayri resmi bir şekilde  iletişimde bulunduğum kişiler her zaman toplu attığım e-mail’lere daha çabuk, daha çok katkıyla geri dönerler. Onlarla hep daha iyi işler yaparım. Duygusal insanlarız, olumlu ilişkimiz olan gördüğümüz bildiğimiz sohbet ettiğimiz insanlara daha verici oluyoruz. Aldığım geribildirimlerden de şu sonuca varıyorum, işe ne kadar yeni şey katarsanız katın, az zamanda ne kadar çok iş yaparsanız yapın insanlar sizden sohbet bekliyor, en azından Türkiye’de bu böyle…

Hatta geçenlerde müşterilerini gören aşçıların daha memnun müşterilere yol açtığını, daha lezzetli yemekler yaptıklarını kanıtlayan bir deneyle ilgili yazıyı okudum. İlgilenenler Harvard Business Review’in kasım ayı sayısından okuyabilirler.

İletişim her şeydir, iş ardından gelir diyerek sonlandırıyorum.

Most British Anna Karenina


Dün akşam Joe Wright’in Anna Karenina filmini izledim. Keira Knightley filme fazla İngiliz kalmış, karakterin olgunluğuyla yakından uzaktan alakası yok. Film boyunca özellikle güldüğünde yaramaz sokak çocukları gibiydi. Anna Karenina karakterini en son oynayacak kişiyi seçmişler, çok antipatik kalmış. Jude Law ve Aaron Taylor Johnson’a ise diyecek bir şey bulamıyorum, yan oyuncular daha yere sağlam basan karakterlere bürünmüşler.
Filmin müzikleri, sahne geçişleri, görüntüleri çok hoş olmuş; izlemesi bu bakımdan ayrı keyifliydi. Joe Wright bu kadar önemli ve detaylı bir kitabı karşı tarafa dokunarak kısa zaman içerisinde anlatmış. Ayrıca Ruslarla Türklerin yaşayış olarak birbirine ne kadar benzediğini bir kez daha gördüm . Keira Knightley’in Anna’nın ruhunu katletmeseymiş, arşivlenecek bir film olurmuş. Hangi akla hizmet casta bu kız eklenmiş anlayabilmiş değilim.

Can Dostum


Dün maç çılgınlığının dışında kalmak için kendimizi sinemaya attık. Gittiğimiz film Intouchables “Can Dostum”, yakın arkadaşla gidilebilecek en güzel filmdi.

Caddebostan AFM el değiştirmiş artık AFM değil. Sinemanın tuvalet aynaları reklamlanmış, ne kadar antipatiktir insan bakınca kendini göremiyor. Herneyse maç saatinde in cin top oynuyor, sinemanın her zamanki izleyicileri 50 yaş üstü amca ve teyzelerle filmi izlemeye koyulduk.

Bir Zeynep bir ben film seçeriz genelde, bu sefer seçim sırası onundu. Bunun rahatlığıyla elimi kolumu sallaya sallaya sinemaya gittim. Fransız filmi olduğunu sinemada öğrenince bir an dünyam yıkıldı ama film başlar başlamaz yüzümdeki ifade boş bir gülümsemeye dönüştü.  Çok samimi bir film bir kere; iki farklı karakterde insanın, hayatlarının bir bölümünde birbirlerine destek olarak kendilerini dönüştürmelerini anlatıyor. Defalarca işlenen bir konusu var aslında ancak oyunculuklar çok içten ve filmin bir sahiciliği var. En güzel yanı da bir ömürde kısa bir dönem denecek kadar birbiriyleriyle vakit geçiren Phillipe ve Driss, çok şey paylaşıyorlar, dostlukları onları onarıyor ve sonrasında hayatlarına farklı kişilerle ve yolculuklarla devam edebiliyorlar.

İnsan karşısındakine kendini açınca, önyargı lenslerini çıkarıp atınca o ilişkiden güçlenerek çıkıyor ve ilerliyor. Bunu öğrenmeye da uyarlayabiliriz. Örneğin finansal verilere çok önem veren bir yöneticiniz varsa siz de o gözle bakmaya başlıyorsunuz veya çevresindekilerle iyi geçinen yakın bir çalışma arkadaşınız varsa siz de bunu norm olarak görüp onun gibi davranıyorsunuz.

Özellikle kişinin ilk çalıştığı şirketin veya yöneticisinin onun kariyerinin geri kalanında etkisi oluyor. Fark etmeden ilk çalıştığınız şirketin kültürünün veya yöneticinizin özelliklerini taşıyabiliyorsunuz.Son zamanlarda hızlı yer, pozisyon değiştiren çalışanlar çok büyük bir öğrenmeyi de kendilerine katıyorlar. Ne kadar farklı kişiyle beraber çalışırsanız bakış açınız o kadar genişliyor. Mesela analitik düşünme yeteneğini geliştirmek istediğiniz bir kişiyi analiz yapıp strateji geliştiren bir kişiyle çalışma ortamında eşleştirdiğinizde bu yönlerin geliştiğini görebiliyorsunuz.

Aslında olay bu kadar basit değil. Sadece kişileri birbirleriyle eşleştirmek ve zaman geçirmelerini sağlamak ilgili konuda gelişmelerini sağlamıyor. Örneğin aynı kademedeki pozisyondaki biri mi, yoksa daha üst pozisyondaki biri mi bu gelişime katkıda bulunur, ne kadar süre yeterli olur, hangi işler ve projeler bunu sağlar gibi konuları düşünmek gerekebilir.

İşte şirketlerin bu noktada iş yaparken öğrenmeyi sağlayacak aktiviteleri yapılandırmaları ve sonrasında çalışanları yönlendirmeleri tüm organizasyona iş başarısını getirebilir. Görev süreleri, görevlerin içeriği, birlikte çalışılacak kişiler vs. öğrenmeyi nasıl daha etkin kılar bunu düşünmek yoğun, koşuşturmacalı olan iş hayatını gelişimle bütünleştirir. Bu aralar takıldım bu konuya ben de. Sonraki yazılarımda daha detaylı yazacağım. Giriş filmi olarak da Can Dostum’u seçtim, fırsat bulursanız izleyin zihni açıyor, gönlü yumuşatıyor bu film.

Don Juan’ın Gecesi


Yeni sezonda Şark Dişçisi’nden sonra gittiğim ikinci oyun Don Juan’ın gecesiydi. Oyun Atölyesi’nin kendi oyunları her zaman salonu dolduruyor, 27 Kasım’da da salonun tamamı haliyle doluydu.

Bu yazıyı tamamen oyunla ilgili yazmaya niyetlenmiştim ancak eve gelip oyunun kitapçığını okuyunca tiyatroya bakış açısıyla ilgili bir şey yazmak istedim.

Oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan oyunla ilgili kitapçıkta, oyunla veya tiyatroyla ilgili düşüncelerden çok Türkiye’de özel tiyatro yapmanın zorluklarından bahsediyor. Oyun Atölyesi’nin her oyunu tam dolu seyirciye oynuyor fakat oyunun yönetmeni yine de özel tiyatro yapmanın zorluklarından bahsetmek istemiş. Her sahnelenen oyun dolu seyirciyle dolu oynuyorsa, biletler hemen tükeniyorsa tiyatro mu yönetilemiyor ya da gençler arasında mı tiyatroyla ilgili heyecan yaratılamıyor bilemedim. Bu iş zaten o tiyatronun yöneticilerine düşmüyor mu? Bir çözüm getirmeden “ödenekli tiyatro, özel tiyatro ayrımı yaparak” yine aynı amaca tiyatroya hizmet veren diğer kurumları eleştirmenin çok yapıcı bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. 

Seyirci olarak bu tartışmadan hakikaten bıktık. Özellikle parasal konuların bu kadar çok seyircinin gözüne sokulması itici geliyor.

En az on beş senedir Türkiye’de tiyatroyla alakalı medyada her rastladığım konuşmanın bu konu çerçevesinde dönmesi acı bir şey. Türk tiyatrosunda tartışılabilecek, düşünülmesi istenen başka hiçbir şey yok mu?

Elbette bahsedilen tiyatro için önemli bir konudur. Tiyatroya emek veren insanların biraraya gelip aynı ortamda konuyu tartışması ve aksiyon almak için harekete geçmesi daha çözüm odaklı olur. Muhtemelen bu tarz girişimler de vardır ancak devamı getirilemiyor diye düşünüyorum.

Klasik tiyatro ve seyircisi her zaman olacak ancak farklı  şeyler denemek farklı grupların özellikle gençlerin yeni izleyiciler olmasını sağlayabilir. Zaman çok hızlı, insanlar az vakitte çok şey görmek ve eşsiz bir deneyim tatmak istiyor. Bu anlamda tiyatronun biraz hantal kaldığını düşünüyorum. Elbette son zamanlarda ses getiren bu tip projeler var ve iyi ki varlar. İlk aklıma gelenlerden bazıları Dot Tiyatro, Altıdan Sonra Tiyatro, Krek Tiyatro Topluluğu…

Aslında özel tiyatrolar, ek mecraları kullanarak küçük bütçelerle fark yaratabilir. Sanatta pazarlama farklı bir alan belki bu alanı tiyatroculardan çok bu işte yoğunlaşan farklı profilde birilerinin yapması daha etkili olur.

Örneğin neden bir oyuna özgü kurulan internet sitesi olmasın. Burada oyun sonrası karakterlerin hikayelerinin devamına, seyirci paylaşımlarına yer verilebilir. Tiyatro cafelerinde metin okumaları, kişiye ve gruplara özgü performanslar da yapılabilir. Mesela böyle bir performansı bir daha başkasının göremeyecek olması, sahne yerine gerçek mekanların kullanılarak bir deneyim hazırlanması beni çok heyecanlandırırdı. 

Tiyatro cafeleri konsept anlayışıyla işletilse, oyuna ait hediyelik şeyler küçük bir dükkanda satılsa özel tiyatrolara güzel ek bir gelir getirebilir.

Sonunda Don Juan’ın Gecesi’ne gelirsek performans harika. Oyun Atolyesi’nin diğer oyunları gibi Haluk Bilginer çok ön plana çıkmamış, tam bir ekip çalışması olmuş. Don Juan’la Madam Cassin’in sahneleri bana çok samimi geldi. Işık, dekor ve müzik sade ama aynı zamanda derin. Kadın ve erkek ilişkileriyle, var olmakla ilgili tekrar düşünmemi sağladıkları için tüm ekibe çok teşekkür ediyorum.