Category Archives: Öğrenme

Martı ve Zurna


Martı’ya bayıldım. Bu aralar Kadıköy yakasında bu elektrikli scooter’lar her yerde. Yakın mesafeler için trafiği azaltabilecek sokaklarda direklere bağlı bu araçlar telefon uygulamasıyla kolayca çözülüp kullanılabiliyor.

Anadolu yakasında pratik bir ulaşım aracı olabilir çünkü ara sokaklarda fazla trafik yok, martıyla yürüme hızından hallice ilerleyebiliriz. Bisikletle yokuş yukarı giderken zorlanıyorum ancak martı gördüğüm kadarıyla yokuş yukarı rahatça gidebiliyor. İstanbul’un düz bir şehir olmadığını ve yokuşlarla dolu olduğunu göz önüne alırsak şehre uygun bir seçim olabilir. İsmi İstanbul deyince akla gelen imgelerden olan martı, aynı zamanda kuş gibi uçma benzetmesiyle yola çıkmış olabilir. Çok iyi bir yatırım almış, sitenin etrafında 3-4 tane müsait şekilde duruyor. Sahilde de bolca görüyorum. Belediyeleri de yanına almak, izin süreçleri vb. dikkate aldığımızda girişim zoru başarmış görünüyor. Kadıköy de alternatif ulaşım araçları konusunda böylece güzel bir örnek oldu.

Martı’nın özgürlük idealinin tersine kumsalı AVM içine sokan, çocukları ufacık bir kumlu alana çekmeye çalışan girişim de başka bir kafa. Daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim AVM içindeki eşek gibi AVM içindeki kumlu oyun parkı. Akıl tutulması demek isterdim ancak çocuklar içeri girip oynamaya başlamış bile.

Şehirde şehirden kaçma özlemi çekenler için yöresel davul zurnacı yine Martı gibi her yerde görünür olmayı hedef koymuş. Çok çalışmış, mesai yapmış. Birçok sokakta kendi imkanlarıyla reklamı görünür kılmış. Davul, zurna pek sevmiyorum; ancak bu çalgıcılar çevrede evlenenleri hedef kitle olarak görmüş olabilir. Nereyi bulursa reklam panosuna çeviren bu çalgıcı arkadaşlara selam olsun.

Sıcaktan buharlaşmak üzereyken, bunalmışken karşıma çıkan McDonald’s reklamından daha mantıklı ve ilgi çekici olduğu kesin. Sloganları “Bu Fiyata Çok Isınacaksınız.” Kurumsal şirketlerde yüksek maaş alan pazarlamacı arkadaşların vizyonu davul ve zurnacıdan daha dar.  Bu sıcakta içecekle daha da ısınmak isteyen var mı?

 

Bu Hafta En Mutlu Olduğum An


Bonsai Ağacımın Yeni Yaprakları Açtı! Yaşasın 😊

Bize Bir Tiyatro Müzesi Gerek


Geçenlerde müthiş bir haber okudum. Ülkedeki ilk tiyatro müzesi kurulacakmış. Birçok kez aklıma gelmişti, keşke böyle bir şey yapılsa diye fikir üretirdim. Sinema ve tiyatro müzesi olarak bir yer var ancak kısıtlı bir sergi gibi tahmin ediyorum. Bu kadar iyi oyuncuların olduğu ve görsel kaydın erişilmesinin zor olduğu bir alanda müze için neden geç kalınmış? Halbuki çok yönlü, bu konulara kafa yoran bir sürü oyuncu var. Birinin bu işe bu kadar senedir el atmaması şaşırtıcı gelirdi.

Türkiye Tiyatro Vakfı

Mutlaka profesyonel bir ekip ele alacaktır. Oyunculuğunu merak ettiğim birçok oyuncu, sahnelenişini merak ettiğim bir sürü oyun var. Hatta aynı oyunun farklı tarihlerde farklı versiyonlarını görmek ilham verici olabilir. Video arşivi bulunsa harika olur. Video gösterimi olabilecek bir alan veya salonu olsa eski oyunları veya belki bir kısmını izleyebilsek… Ödenekli tiyatroların çok geniş bir dekor, kostüm depoları var diye tahmin ediyorum; bazı oyunlar için sergilense çok hoş olabilir. Fotoğrafları bile tarihi canlandırmaya yeterli olur. Hatta bazı oyuncuları onurlandırmak için balmumumu heykeli, kostümü ve oyun dekoru beraber sergilense daha fazla kişinin ilgisini çekmesine sebep olabilir. Belki Türkiye’nin tarihi sahnelerine (Harbiye Muhsin Ertuğrul, Şan Tiyatrosu vb) gezi programları düzenleyebilirler. Belirli günlerde o sahneye gidip tarihini, anıları bir uzman eşliğinde anlatabilirler. Çok güzel oyun müzikleri var, kayıtlı olan bir kısmı odacıklarda veya kulaklıkla dinlenilebilir. Tiyatro kütüphanesi, çalışma alanı ve yeni gruplar için bir sahne de eklense geç kalınmış ancak en heyecan verici girişimlerden biri olabilir.

Bir tatil gününe güzel müzik de bırakmak isterim:

Eskiden en sevdiğim Türkiyeli grup Mor ve Ötesi’ydi. Hatta “Dünya Yalan Söylüyor” albümüyle hayranlık ikiye katlandı. Sayısız kez aynı CD’yi baştan sona dinlemiştim. Hatta o zamanlar yılların Vega grubu güney otoparkta bir konserde Mor ve Ötesi’nin ön grubu gibi çıkmıştı. Okul yıllarımda kalan bu konser dinlendiğim en iyi canlı konserlerden biriydi. Sonra epey zaman dinlemedim, araya zaman iş güç girdi. Geçenlerde çalışırken bir şarkıları kulağıma çalındı. Bir tek ben mi böyle hissediyorum bilemiyorum ancak müthiş bir vokal. Bu tip bir müzik tarzında duyguyu geçirmek daha zor olabilir, ancak çok başarılılar. Yeniden dinlemeye başladım. Birbirinden farklı gruplar ama Soundgarden’ın şarkılarında da benzer duyguyu hissederdim. Chris Cornell’ın sesinde de benzer bir derinlik var. Herkesin kulakların pası silinsin diye buyrun.

Son 6 aydır en sabun köpüğü dizilerden birini Erkenci Kuş’u izliyorum. Televizyonlarda hep dram var, komedi seçkisi fazla değil. Gülse Birsel’in kıvrak zekasının ürünü değil tabii ancak bana bu dizi Avrupa Yakası’nı hatırlatıyor. Özellike Mevkibe ve Nihat’ın (Özlem Tokaslan ve Berat Yenilmez) sahnelerine çok gülüyorum, birbirini tamamlayan harika bir çift olmuşlar. Türkiye televizyonlarındaki oyunculuk seviyesini artırıyorlar diyebilirim. Yine mahalledeki Muzaffer karakteri muzip. Zamanla diziye Mithat Amca gibi yeni güçlü karakterler giriyor, herkes birbirini tamamlıyor. Konusunda bir şey yok, gülmek için izlenebilecek samimi karakterler barındıran lokum dizi 🙂

 

Bekleme Süresi


İstanbul ilçelerinde kazanan belediye başkanlarına baktım, sadece bir kadın ilçe başkanı vardı. Maalesef Türkiye’de de durum çok farklı değil. Belediyeler neden bu kadar erkek ağırlıklı yapılanmış, değişiklik olmuyor anlayabilmiş değilim. Belki en yukarıdaki organizasyonla ilgili olabilir. En önemli birkaç bakanlık görevi hep erkekler tarafından yürütülüyor.

Yine de sevindirici gelişmeler var. CHP sanki geçen deneyimden öğrenmiş gibiydi. Ekrem İmamoğlu itirazlarla kaybetse bile kazanmış sayılır.  Sürekli insanların karşısına çıkıp açıklama yapması, kararlı tavrı ve CHP genel başkanının duruma hakim olması hatta 48 saat kimse uyumasın diye talimat vermesi bir önceki seçimden oldukça farklı bir tutumdu. İmamoğlu’nun kampanya sürecine erken başlayıp bilinirliğini sağlaması, eski belediye başkanlarının kapısını çalıp fikir istemesi başarılı olmasında etkili oldu diye düşünüyorum. Yoksa Binali Yıldırım da oldukça düzgün bir aday ancak kampanya sürecine geç dahil olduğu için geride kalmış olabilir.

Gelişmeleri Fox TV’de izliyordum, önde iki adayın aynı anda açıklama yapması değişik bir durumdu. Yine de kanalın baskın olmayanın yanında olup o anda İmamoğlu’nun açıklamasını yayınlaması hoşuma gitti. Belki CHP’nin bu kadar kararlı tutumu sayesinde bir oldu bitti gerçekleşmedi. Bu sefer çok iyi bir iletişim, danışman ekibiyle çalıştıklarını düşünüyorum. Hiçbir zaman agresif tepkiler etki yaratmaz, belki bu seçim onu gösterdi. Ankara’yla yakın bir bağım olmamasına rağmen içim ferahladı. Prangalarından kurtulmuş oldu.

İstanbul’un En Büyük İronisi


İstanbul’un gerçekten eskiden bir sesi vardı. Belki vapur düdüğü; simitçi, bozacı gibi sokak satıcılarının bağırışı, martı sesi. Kokusu belki sokakta yürürken aldığım leblebi kokusu, deniz kenarında aldığım iyot kokusuydu. Şimdi birileri “Her Şehir Kendi Sesiyle Güzel” diye reklam yapmış. Şaka sandım çünkü gerçekten çok ironik. İstanbul’un sesi artık inşaat, gümbürtü sesi ve trafikteki korna sesi anlamına geliyor. Caddede yürürken trafik sesi yetmezmiş gibi bir de hımlayan jeneratör sesi sayesinde “Çevreye Duyarlı Kampanya” izleyebiliyoruz. Reklam için kurdukları sahnede videoyu oynatmak için arkada bir makina çalışıyor ve sesi acayip bir gürültü kirliliği yaratıyor.

20CD4E11-C0C9-477D-83ED-0A240C2B66F0Tüm İstanbul bir inşaat alanına dönmüşken; tüm kafeler, mağazalar kısa bir süre içerisinde açılıp kapanırken dışarıda huzur bulamıyoruz öyleyse içeride bir sıcaklık yaratalım arzusu.

1D4FC6A7-698B-4E52-B896-53D8C7781E66

Bu şömineyi ekranda gösterme durumundan restoran sahiplerinin nasıl bir beklentisi var bilmiyorum. Her restoranda bir ekran var neredeyse, birçoğunda da bu şömine yanıyormuş görüntüsü. Ateş ve şömine gibi doğal bir olguyu dijitalle buluşturmaları ikinci bir ironi.

Bir ara Fashion TV açıktı bu ekranlarda, şimdi de bu yanan odunlar popüler oldu. Maç izlemek için bir yere gidenleri anlıyorum. Ancak onun dışında restorana ekran koyunca ek bir değer yaratılıyor mu?

Heralde çok zengin bir ülke olmadığımız için ve yeni yeni tüketim insanlara kolay geldiği için bu kadar çok tüketiyoruz. Böyle yaratıcı olabiliyoruz. Her şeyi fazla fazla gösteriyoruz. Belki zamanla insanlar doyacak, olgunlaşacak ve 30 sene sonra daha sadeleşeceğiz.

Kadıköy’de Emre Kınay’dan Kaçış Yok


Oturduğum yerde her yerde seçim afişleri var. Her sokakta CHP’nin avukat başkan adayı ile İyi Parti’nin tiyatrocu adayı Emre Kınay. Ancak İyi Parti o kadar çok bayrak asmış ki adım başı Emre Kınay’ın suratı insanların karşısına çıkıyor, kaçamıyorsun. Oy verecek insanı bu bayraklar, afişler etkiliyor mudur emin değilim. Ancak okulda bize görünürlüğün insanlara sempatik geldiği, sürekli gördüğümüz insanları sevme ve onları yakın görme eğiliminde olduğumuz anlatılmıştı.

 

Bir tiyatrocuyu aday göstermek ardından bir sürü afiş, bayrak asmaya bu kadar çok bütçe ayırmak belki yukarıda bahsettiğim teoriye dayanıyordur. Ayrıca bu tip bir başkanlık olursa Kadıköy ilçe olarak oldukça mantıklı. Emre Kınay da iyi niyetli bir harekette bulunmuş. Yine de kendisine Kadıköy başkanlığı için hiç şans vermiyorum.

Genelleme yapmak doğru değil tabii. Her meslekte birçok farklı karakter var. Politika bildiğim bir alan değil, yalnız kendi kuralları olduğunu tahmin ediyorum. Bir kişinin sonradan politikaya atılıp başarılı olması çok zor olabilir. Özellikle sanat görsel bir meslek olduğu için kıskançlıklar elbette vardır ancak belirli bir seviyede kalıyor. Yani sanatla, sporla ilgilenen insanlar aşırı hırslı değiller, zihinsel olarak daha sağlıklılar ve daha dürüst davranıyorlar diye gözlemliyorum. Kişisel olarak da iş dünyasında gözünü para ve güç hırsı bürümüş insanlar bazen insanlığa olan inancımı yitirmeme sebep oldu. Resimle, dansla yani genel olarak sanatla uğraşan kimseye karşı güvenim kırılmadı. Politika da iş dünyasından daha beter olabilir diye düşünüyorum. Mad Men dizisinde bakış açısını, karakterini bana çok benzetttiğim adeta kendimi bulduğum Peggy Olson karakteri var. Onun dizinin ikinci sezonunda söylediği bir söz var. “Just tell the truth. Don’t worry about the outcome. People respect that”. Yani doğruyu söyle sonucu, gerisini merak etme. İnsanlar buna saygı duyar”. İyi liderlik için muhteşem bir söz, hatta defterime not etmiştim. Politikada ise bence buna yer yok. Oldukça manipülatif bir ortam olabilir. Aday gösterilen kişiyi tanımıyorum, sadece sahnede izlemişliğim var. İyi bir oyuncu olabilir, yalnız politikada ne kadar ileri gidebilir emin değilim. Güzel ve iyi niyetli bir heves olmuş. Politik görüşümden bağımsız konuşuyorum, İyi Parti bir cesaret örneği göstermiş.

Çok parlak, her işi yapabilecek ve bu tip insanların hakkından gelebilecek sanatçılar elbette var. Çocukluğumda Şehir Tiyatrosu’nun eğitim birimindeyken Gencay Gürün’ü, bir ara yönetim değiştiğinde Serra Yılmaz’ı hatırlıyorum. Belki onlar gibiler bu alanda başarılı olabilir.

Fakat sanatçılar politikada bir şeyler yapmaya çalışıp, kendini heba edebilir. Aslında daha fazla insanı sanat yoluyla etkileyebilir, dönüştürebilirler. Sanat dolaylı olsa da politikaya göre daha etkili olabilir.

Yürürken beş dakikada bir seçim afişi görmek beni rahatsız etmeye başladı bir yandan. Başkan adaylarına karşı nötrken olumsuza dönme riski de var. Her sokak başında gördüğüm seçim afişlerinden bu fotoğraflar rüyama girmez umarım 🙂

 

 

 

 

Mimozalar


Artık mimozalar daha erken açıyor. En sevdiğim çiçek. Belki kokusundan, belki adayı hatırlatmasından. Çok kısa bir süre görüp koklayabiliyoruz.

mimoza

Şu an mutfak masamda topladığım bir tutam var ve çok güzel bir enerji veriyor.

Baharın gelmesi bana da enerji veriyor. İşlerimi dışarıda yapmaya çalışıyorum.

Uzun yıllardır işe alım için insanlarla görüşüyorum. Eskiden bu görüşmeleri iş ortamından dolayı plaza, şirketlerde yapardım. Şimdi daha çok kahve ve çay içerken sohbet ederek kişileri tanımaya çalışıyorum. Onlar da beni tanıyor aslında. Sohbet ortamında karşındakini çok daha iyi anlıyorsun, ortam değişince konuştuğun kişi de kendini daha rahat hissediyor. Eskiden de ortamı yumuşatmak için görüşmeye hemen başlamazdım havadan sudan muhabbet ederdim. Yine de yapay bir ortam olduğu için insanlar çok rahat hissetmiyor olabilir.

Kadınlar günüyle ilgili bir yazı yazmak aklımda yoktu. Ancak son birkaç aydır daha net gördüğüm birkaç gözlem sonucu bu akşam bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Son birkaç sefer yaptığım bu iş görüşmelerinde insanların önyargılarını bir kez daha gördüm. Birinin yabancı olması, giyimi vb. özelliklerinden dolayı iş bulamaması çok gurur kırıcı. İşinde başarılı, yetenekli birçok insanın bu sebeplerden belki önü kesiliyor. Bu nedenle ilerleyemiyoruz. Konu kadın erkek meselesi de değil, önyargı birçok başka konuda da var. Benden olmayan, benim gibi düşünmeyeni görmeyeyim ve katlanmayayım kafası…

Dün bir tanıdığımın söylediği çok güzel bir söz vardı. Canıgönülden katılıyorum. Vizyonu açık olmak çok mühim.

Eve dönerken Altunizade Capitol’un önündeki otobüs durağında bir reklam afişi gördüm. 3 kadın görseli ve “Saçımız da uzun aklımız da” gibi bir slogan yer alıyordu yanılmıyorsam. “Saçı uzun aklı kısa” deyimine bir gönderme yapmışlar. Bu deyimi çocukluğumda duymuştum, artık kimse bilmiyordur ve söylemiyordur diye düşünürken bu reklam karşıma çıktı. https://mediacat.com/elidor-dunya-kadinlar-gunu-biz-yokuz-kampanyasi/

Muhtemelen güzel bir reklam olduğunu düşünüyorlar. Ancak bu deyimi hatırlatarak cinsiyetçi bir reklam yarattıklarını düşünüyorum.

Umarım bu vizyonu açık olanlar ilerler. İnadına yaşamaya üretmeye devam, daha güçlü belki de üzüldüğün şeylerden bile beslenerek.

Bu hevesle bir de kitap yazmaya başladım. Bakalım sonu nereye çıkacak 🙂

 

 

 

 

 

 

Yeni Mağaza Biçimleri


Lokum geçen hafta ameliyat oldu. Boyunluğuyla kraliçe edasıyla evde salınıyor. Dikişleri alınana kadar yanından pek ayrılamıyorum.

Ayrılabildiğim zamanlarda kısacık hemen bir yürüyüp geliyorum. Oturduğum mahallede genelde aileler var, emeklilikler var. Yine de Kadıköy olduğu için birçok başka semte göre farklılıklara daha açık bir semt.

Mağazalar da bu yansıtıyor. Caddeye inerken solda bir mağaza var. Alt vitrinde her mağazada görülebilecek bluzlar, pantolonlar sergileniyor. Ama üst vitrine bakınca daha renkli, sınırlarda dekoltesi olan giysiler var. Mağaza iç çamaşırı mağazası değil, kadın kıyafetleri satan bir semt butiği. Bu dükkan çevresindeki diğer dükkanlar bir bir kapanırken yıllardır varlığını sürdürüyor. Yıl başında ise fırsattan istifade tüm vitrini üst vitrinin formatına dönüştürmüş.

0B842FB5-C2D7-43B8-AC7F-FB50246BD0A4

Dün Esenkent’e yakın Anatolium diye bir alışveriş merkezine gittim. İçerisinde bir SPA mevcut. Yine işletmecisi girişimci gibi düşünmüş. Artık insanlar her işini aynı yerde bitirmek zaman kazanmak istiyor. Masaj için otellere, spor salonlarına gitmek bir süre alıyor. Alışveriş sevmeyen aile fertleri diğeri gezerken daha uygun fiyata bu tip hizmetlerden faydalanabilir. Alışverişi yaptıktan sonra dinlenmek, temizlenmek için güzellik ve bakım ihtiyaçlarını aradan çıkarmak isteyebilir. Farklılık çoğu zaman kriz durumlarında hayat kurtarabiliyor. AVM içerisinde SPA işler mi bilmiyorum ancak potansiyeli olan bir fikir.

mrmra-anatolium-avm-ocean-spa-6

 

Peak’in Talihsizliği


Peak’in son yayınlanan reklamının başka bir reklamdan kopya olduğunu bilmiyordum, benzer Audi reklamını izlememiştim.

Reklam biçim olarak şirketin hizmetini yansıtıyor ayrıca vizyoner bir fikre dayanıyor. Sanıyorum Türk televizyonlarında ilk defa bir işe alım reklamı bu kadar geniş bir kitleye yayınlandı.

Aslında işe alımın çok ötesinde bir mesaj veriyor. Bir şirketi oluşturan çalışanlar o kurumun kimliğini, kültürünü yaratıyor. Şirket kendi kimliğini, vizyonunu işe alım reklamı aracıyla anlatmış. Bir taşla iki kuş vurmuş. Belki kendi işini, ürününü anlatsaydı bu kadar etkili olmazdı.

Web sitesindeki açık pozisyonlara yönlendirme yapıyor, yönlendirme linki ve pozisyonlar dahil İngilizce yazılmış. Bu da uluslararası bir şirket olduğunu vurgulamak için bir strateji olabilir.

Ancak sonrasında başına gelenler üzücü. Farklı bir şey yapmaya cesaret ediyorsun, reklam daha önce yapılan başka bir reklamdan alınmış çıkıyor. İşin kötü tarafı Türkiye’deki en büyük reklam ajanslarından birinin reklamı yapmış olması. Ajans içinde bir kontrol mekanizması olmaması şaşırtıcı bir durum. Ajansın hala açıklama yapmayarak itibarını zedelemesi belki de gelecekte yok edecek olması…

Kriz iletişiminde özellikle internet, sosyal medya vs. söz konusuysa hız esastır. Günlerce, saatlerce toplantı yapıp karar vermeyi bekleyemezsin. Peak bu durumu iyi yönetip hızlı bir şekilde reklamı durduğunu açıklamış. Ne diyelim yolları açık olsun.

Son olarak Pazar gününe bir şarkı bırakıyorum. O Ses Türkiye’nin belki de bugüne kadarki en şeytan tüylü yarışmacısı, Whitesnake’den bile iyi söylediğine ve ileride yıldızının çok daha fazla parlayacağına inandığım süper şarkıcı, Bartu Gülhan’dan Still of the Night. Bu gibi yarışmaların iyi yanı bazen hiç tanınmayan insanları çıkarıp yıllarca dinlediğiniz şarkılara farklı bir duygu katması. Bartu da hem işinde iyi, hem de karakteri sağlam iyi birine benziyor. Umarım sesini daha çok duyarız. Glam 80’lerde kaldı sanırdım 🙂

 

 

Kedilerin Koltuk Sevdası


Tartuffe ve Lokum’a genelde isimleriyle hitap etsem de arada “kuzucuk”, “tofita”,  “pofi” gibi kelimelerle çağırıyorum. Bu isimler nereden geliyor çağrışım yapıyor bilmiyorum. Özellikle bir kediye kuzu gibi başka bir hayvan ismiyle seslenme fikri oldukça absürt. Tartuffe çok zeki hatta kurnaz bir kedi ne zaman ona seslendiğimi anlıyor. Lokumsa bu kime seslendi şimdi diye arada karışıyor.

Babam beni ziyarete gelince durum iyice karmaşık hale geliyor. Çünkü asla benim koyduğum isimlerle değil, Tartuffe’a Sıtkı ve Lokum’a da Ayşe diye hitap ediyor. Sabah uykusunu evin tepesinde dolapların üstünde almakta olan Lokum yemek vakti geldiğinde ona farklı bir adla seslenilince iyice ambale oluyor. Kendi ismiyle seslenilmediğinde naz yapıp aşağı inmekte gecikiyor.

8FA59666-882E-464F-A8F2-A07C70160ABC

Babam bazı konularda inatçı. Ayşe değil onun adı desem de “Yok yok Ayşe O” diye cevap veriyor. O geldiğinde kediler Sıtkı ve Ayşe oluyor. Kaz Dağları’na Adatepe’ye gittiğimde köyün kedileri Zeus ve Fatoş ise köy şartlarından olsa gerek pisi pisi desen bile koştura koştura yanımda bitiveriyor.

Kediler genelde kendine ait alanlar yaratıyor, yere ne kadar pofidik minder koysam da evin tamamını göreceği yerleri tercih ediyorlar. Köyde de kediler tepelerde takılıyor. Fatoş’un çatıda takılması, Zeus’un evi gözetleyecek şekilde karşıdaki yıkık evin taşlarının üzerinde oturup bizi izlemesi…

Babamın ikinci inatçı olduğu konu ise Adatepe’de kullandığı arabası. Sürekli bir yeri bozulan arabaya bir servet ödenmiştir, bu parayla çoktan yeni bir araba alınabilirdi. Ancak yine de tamir edilip bir şekilde kullanılıyor. Aslında bu arabayı çok seviyorum, gerçekten köy gibi yerlerde lüks bir araç almak saçma geliyor. Yine de sürekli tekleyen, bozulan araçta bir gün kaza olabilir diye endişelenmiyor değilim. İkinci bir inat örneği olarak Kaz Dağları’yla özdeşleşen muhteşem araba. Bir şekilde taşlı yollara yıllara meydan okuyor.

C400E149-6970-4B8C-994C-3CA307476C3E

D71CA521-0063-47AF-8C59-C78D52629584(1)

8E06C76A-ECB8-40E7-ABAA-D75BED0CAB5AKöydeki eşek Ali

012880FF-1809-4577-9EBD-0E1D6E023E0E

Bu da İstanbul eşeği. Yer İstanbul Kozyatağı Carrefour

Şehirde egzosdan mıdır, stresten midir bilmiyorum bu oyuncakla AVM koridorlarında gezen çocukları görünce insanların kafasının bir dünya olduğunu düşünmekteyim.

E2FD0CD5-3D19-450A-8389-80A3647E07CF