Category Archives: Çeşitli

Workers on Tap


Son paragraf durumu güzel özetlemiş.

http://www.economist.com/news/leaders/21637393-rise-demand-economy-poses-difficult-questions-workers-companies-and

Geçtim ama Tiyatrodan


İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda beklenmedik oyun, “Geçtim Ama Tiyatrodan”. Oyun Kosova Devlet Tiyatrosu’nda geçse de oyuncular bu sefer kendilerini, Türkiye’de yaşanılanları dolaylı anlatmışlar. Oyunun devlet tiyatrosu bünyesinde oynanması her şey yerinde anlatılır misali tam olmuş. Oyuncular bir nevi devletin bünyesinde oyunculuk nasıl olur, o sıkışmışlık ve bundan çıkan komediyi çok güzel anlatmışlar. İzlerken hem biz izleyiciler hem de oyuncular çok eğlendi, daha izleyecekler elbette vardı o yüzden konuyu detaylı anlatmayayım. Tiyatroyu Beyoğlu’ndaki sahnede izlediğim için izleyicilerin çoğu genç, rahat insanlardı “Geçtim ama Tiyatrodan’a” kahkahalarla gülebildim. Her oyun için söylemiyorum ama bu oyunu sahneye yakın izlemek çok şey fark ettiriyor oyuncuların büyük çoğunluğu doğal oynadıkları için küçük mimikleri görebilmek için önemli olabilir. Biz biraz bu nedenle de çok eğlendik. Güzel bir ekip oyunu, her oyuncu bulmacanın parçaları gibi kurguyu bütünlemiş.

Tiyatroya karşıya geçerken otobüste yanıma yaşlı bir teyze oturdu, müzik dinlemeyi bırakıp kulaklıklarımı çıkardım. Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi’nde oturan teyze Erenköy’deki bizim Perşembe pazarına gelmiş geri dönüyordu. Yağmur yağdığı için bir buçuk saatlik yolculuğumuzda sohbet ettik, beraber dünyayı kurtardık.

gectim-ama-tiyatrodan

Türkiye’deki yaşlılar çoluk çocuk büyüdüğü ve dostların büyük bir kısmı vefat ettiği için sosyalleşemiyor, birileriyle konuşma ihtiyaçları oluyor. Genelde otobüs duraklarında, otobüslerde yanındakilerle konuşma çabalarından bunu anlıyorum. Bağdat Caddesi Çiftehavuzlar civarında İmza Pastanesi var, yazın bahçesinde sadece ve sadece 55 yaş üstü müşteriler oluyor. Ne zaman gitsem, önünden geçsem dikkat ediyorum hep yaş ortalaması yüksek. Pastanenin gizemi bence şu, belirli bir yaşın üzerinde olanlar burayı tanışmak sohbet etmek için kullanıyor çünkü benzer başka bir yer yok. Civardaki diğer cafeler keşmekeş, kimse birbirini tanımıyor. Kendim de anneanne ve dedeyle büyümüş biri olarak yaşlıları çok severim, onlarla muhabbete bayılırım. Ama çoğu çevresindeki tanıdıklarının hayat koşuşturmasında şu anda birinci öncelikleri olmadığı için kendi gibi birileriyle ahbaplık etmek istiyor. İmza Pastanesi de bilmeden de olsa bir hedef grup oluşturmuş, aynı hedef gruptan gören buraya geliyor:) Benzer şekilde İstanbul’daki bazı Tchibo mağazalarının cafeleri, önü de emeklilerin favori mekanı olmuş durumda. Tchibo’nun kahvelerinin nispeten diğer mekanlara göre daha uygun fiyatlı olmasından da kaynaklanıyor olabilir ancak bence birbirlerini görme ve buluşma niyeti daha ağır basıyor. Türkiye’de genç nüfus fazla olduğu için sadece yaşlılara yönelik market, cafe, hastane vs pek yok. Aslında olsa bir ihtiyacı karşılarlar, işletmeciler hem para kazanır hem de sosyal yönden de sorumluluk almış olurlar. Her yer üç aşağı beş yukarı birbirine benzediği için ayrışmak, hedef müşteri olarak bir gruba odaklanmak daha karlı işletmelere yol açar.

Asıl konumuza döneyim. Hafta boyunca gittiğim ikinci oyun, yine Devlet Tiyatrosu’nun Üç Kızkardeşi. Klasik olarak sahneye konmuş. Üç Kızkardeş’in Moskova’ya gitme arzusu, gidince her şeyin değişeceğine inanmaları. Bildiğimiz üzere gidemiyorlar; sözün özü gidebilseler de hiçbir şey değişmeyecek, oyunun da kasveti buradan Çehov’dan kaynaklanıyor. Özellikle Irına ve Maşa rollerindeki oyuncular karakterlere tam oturmuşlar, derin karakterleri yansıtmakta başarılılar, çoğunlukla okurken hayal ettiğim gibilerdi. Sahnede Mahir Günşıray’ı görmek de oyunun sürprizi oldu, gitmeden onun oynadığını bilmiyordum. Yine de çok fark yaratmadığını söyleyebilirim. Bittiğindeki karamsarlığım bir iki gün sürdü. Çehov her dönem her zaman izlenir, özletir.

Selfie’nin Hastasıyız!


abc-upfront-selfie

Çok eğlenerek izlediğim bir dizi Selfie! Eliza ve Henry’nin hikayelerini gülerek izliyorum. İşkolik genç bir adam Henry ve kendini beğenmişliği nasistlik seviyesine ulaşmış, ancak online fenomenliği dışında gündelik hayatta ilişki kuramayan Elisa’nın maceralarını anlatıyor. 20 dakika süren dizi güncel konularla dalgasını geçiyor. Elisa ve Henry birbirine yardım etmeye başlıyor, olaylar gelişiyor. Selfie 20 dakika sürüyor, o yüzden hiç bölünmüyor.

 500_breaking_dad_cork__dublin_banner2

Aynı tadda komedi izlemek isteyenler, yine stereotipler üzerinden anlatılan bir aile komedisi “Breaking Dad” oyununu eminim severler. Dublin’e gittiğimde izledim oyunu, oranın son zamanlarda en ilgi çeken oyunu, hep tüm salon dolu oynuyor. İrlanda’nın aksanını oyunda anlar mıyım acaba, komedi olduğu için kültürel öğeler vardır anlayıp gülebilir miyim derken oyunu çok sevdim. Tarihi, harikulade bir sahneyi Gaiety Tiyatrosu’nu da görmüş oldum. Yoğunlukla İrlanda’nın kazandığı Eurovision yarışmaları da zaman zaman bu tiyatroda düzenlenmiş. “Breaking Dad” gayet anlaşılır, bizden hissettiğim bir oyun. Zaten İrlandalılar diğer Avrupa ülkelerine göre Türklere daha çok benziyor. Yolunuz düşerse izleyin, harika bir gün geçirirsiniz. Oyunda karakterlerden ailenin kızı Honor’dan  dolayı gençlik günlerime döndüm, o dönemde okula giderken dönerken sürekli No Doubt dinlerdim lise yıllarımla özdeşlemişti. Dün radyoda Gwen Stefani ablamızın sesini duydum, bilmediğim bir şarkı olduğu için hayırdır yeni album mu yıllar sonra dedim içimden, öyleymiş. Şarkı Baby Don’t Lie, özlemiş miyim grubu henüz karar veremedim ama dinlemeye başladım yine bu aralar…

Kahve Bahane Sohbet Şahane!


“Sondan Sonra” oyununu geçen hafta izledim. Özel tiyatrolar seyirci çekmek için çoğunlukla komedi oynuyorlar, cesur olarak farklı bir tür seçmesinden bile Duru Tiyatro’nun oyunu seyredilse ne iyi olur. Oyunun baştan sonra gerilimi, güç eline geçince “insanlıktan” çıkan insanların, gitgide gücü arttırarak diğer insanları pasifleştirmek için kullanması konusunun güncelliği bana epik tiyatro anlayışını anımsattı. Emre Kınay’ın da, Ahu Türkpençe’nin de oyunculukları sahici, harikualde.

sondan_sonra_afis

Oyunun gerilimi başından beri insanı sarsıyor, hep diken üstündeydim. Geriliminin bir inişi çıkışı olsaydı belki daha iyi olurmuş. Yiyecek içecek kıtlığı olan bir yerde oyunun en başından birbirlerine kızıp bardaktaki, ısıtıcıdaki  vs suyu lavaboya dokmelerine takıldım bir de, kıtlık olan yerde habire su boşa harcanmaz ki kardeşim 🙂 Bardağı sahneden kapıp yerime donmek istedim habire. Bir de sonunda Ee ne oldu şimdi? hissi oluşuyor, böyle uzun bir oyun daha zekice bağlanabilirdi; güncel bir habere, duruma atıfta bulunulabilirdi belki.

Oyunun konusu itibarıyla içim şişerek eve döndüm. O gün de telefonumla ilgili bir durum vardı, o yüzden akşam eve dönünce Turkcell’i aradım. O gerilimin üzerine nasıl bir sevgi pıtırcığı durumudur, bir anda psikolojik terapiye gitmiş oldum. Belki profesyoneller kulübüne ayrı bir hizmetleri vardır bilmiyorum ama bekletirken “Gününüz nasıl geçiyor efendim, güzeldir inşallah” diye sohbet açmaya çalışmak, “kendinize çok iyi bakın” diye uğurlamalar vs; müşteri ilişkilerinden ayrı bir seviyeye ulaşmışlar. Hizmet konularıyla ilgilenenler varsa arayın konuşun hakikaten farklı bir hizmetleri var, laubali de değiller. Arama nedenim olan konuyu unutup, konuştuğum kadına oyunu anlatacaktım neredeyse. Turkcell kurulduğundan beri son zamanlarda en fazla gelirini elde eden şirketin başarısında bu yaklaşım etkilidir diye düşünüyorum.

nov14-satz

İletişim bana göre yapılan işin Türkiye’de %90’lık kısmını oluşturuyor. Kendi iş deneyimimden de söyleyebilirim; sohbet ettiğim, gayri resmi bir şekilde  iletişimde bulunduğum kişiler her zaman toplu attığım e-mail’lere daha çabuk, daha çok katkıyla geri dönerler. Onlarla hep daha iyi işler yaparım. Duygusal insanlarız, olumlu ilişkimiz olan gördüğümüz bildiğimiz sohbet ettiğimiz insanlara daha verici oluyoruz. Aldığım geribildirimlerden de şu sonuca varıyorum, işe ne kadar yeni şey katarsanız katın, az zamanda ne kadar çok iş yaparsanız yapın insanlar sizden sohbet bekliyor, en azından Türkiye’de bu böyle…

Hatta geçenlerde müşterilerini gören aşçıların daha memnun müşterilere yol açtığını, daha lezzetli yemekler yaptıklarını kanıtlayan bir deneyle ilgili yazıyı okudum. İlgilenenler Harvard Business Review’in kasım ayı sayısından okuyabilirler.

İletişim her şeydir, iş ardından gelir diyerek sonlandırıyorum.

Emma Watson’un “HeForShe” kampanyası için BM’de yaptığı ilham verici konuşma…


Mary and Max


maxÇok geç izlediğim bir film Mary and Max. Max’in Amerika’daki hayatı dumanlı renkte anlatılırken, Mary’nin Avusturalya’daki hayatı kahverengi resmedilmiş; mektup arkadaşlıkları ömür boyu onları etkilemiş, hayatlarını şekillendirmiş.

Haletiruhiye heralde nasılsa öyle filmleri, şarkıları çekiyor. Animasyon izlerken eğleneceğimi düşünürken ters köşe yapıp hüzünlendiren, ancak duygu sömürüsüyle değil yalınlık, karakterlerin içtenliğiyle içine alan müthiş bir film.  Zira insanların üzgün olduklarında yavaş ve hüzünlü şarkıları dinlediğine, mutlu olduklarında tam tersi tempolu şarkıları dinlediğine ilişkin bilimsel araştırmalar var. Hatta o yüzden süpermarketlerde, mağazalarda çalan müzikler bile bazı tüketici davranışlarını teşvik etmek için çalınıyor.

Max’ in lotoyu kazandığında kendine ömür boyu yetecek kadar çikolata stoklayıp, paranın geri kalanını ona buna vermesi; Mary’nin komşusunun agorafobisini her seferinde kapısında farklı tehlikelerle yaşaması kırk sene küsür sonra bu korkuyu yenmesi sürprizi; Mary’ nin evlendikten sonraki kendine güvenli bilmiş halleri gülümsetti.

mary

Arkadaşları kendimiz seçtiğimiz için çok şanslı olduğumuz mesajıyla film bitiyor, benim gibi kardeşi olmayıp arkadaşları kardeşi yerine koyan bünyeler için kalbe yakın bir son. Filmin sonunda Max’in penceresinden izlediği New York manzarası, her gün tavana astığı Mary’nin mektuplarına, Mary’nin ona bir şişede gönderdiği gözyaşlarına bakarak dünyasını odaklaması yaşamın son günlerinde görülen bir durum olabilir. Max’ in ölümüne yakın penceresinden baktığı New York görüntüsü  bana Monet’in ölümüne yakın yaptığı japon köprüsü, nilüferler tablosunu gördüğümde yaşadığım duyguyu yaşattı. Monet’ in tablosunu Londra’daki The National Gallery’ deki görmüştüm, o da ömrünün son zamanlarına bahçesindeki japon köprüsünü, nilüferleri günün farklı zaman dilimlerinde, farklı açılardan resmetmişti.

Akşam akşam kazara animasyonun başyapıtına denk gelmişim, bu yazının çıkma sebebi odur. Bir de filmin stop motion çekilmiş, o yüzden kimbilir film içinde kaç milyon kare fotoğraf var, sabır işi ne diyeyim.

Filmde Asperger sendromuyla ilgili mesajlar da var elbet, keşke bu tip hastalıklarla ilgili hastalığı olduğu bilinen daha çok kişiyle ilgili bilgi toplayıp hastalığı tanımak için daha çok araştırma yapılsa. Mary’ nin Max’ i mektup arkadaşlığıyla tanıyıp hastalıkla ilgili kitap yayınlaması detaylı bir çalışmaya vesile olmuş. Türkiye’ de çok daha zor böyle durumlar tabii, farklı olanları tanımaya çalışmıyoruz genelde onlardan kaçıyoruz. Ayrıca hastanelerin en elzem şeylere sahip olmadığı bir yerde, farklı araştırmaları beklemek ne kadar doğal bilemedim. İki gün evvel annem yolda ayağı takılıp düştüğünde, en yakın hastane olan Fatih Sultan Mehmet Hastanesi’ne gittik, eli şişmesin diye acil bölümünde buz aradım, herkese sordum ama kantininde bile buz yoktu. İstanbul’un en büyük hastanelerinden birinde acil bölümünden en çok ihtiyaç duyulabilecek buz olmaması, asistanların bu soru karşısında “yönetim verirse olur” cevabı çok değişik, yorumsuz…

Eylüle Doğru


Ağustos ayını bitirip Eylüle kısa bir Ege ziyaretiyle başladım. Küçükkuyu, Assos, Geyikli ve Bozcaada arası dostlarla mekik dokuduk. Bir emekli ilçesi olan Küçükkuyu aynı bir değişiklik yok. Tatillerde bayramlarda sahilde birkaç yaşlı masası artış gösterir sonra eski sakinliğine geri döner zaten. Arada tek tük uğradığım için akşam rüzgarını unutup titrediğim sahilinde yürürken fotoğraftaki tekneyi gördüm. Hep melankolik tekne adlarını görmeye alışkın olduğum için bir bilim olarak Ekonomi olan tekne ismine anlam veremedim. Sahibi ne düşünerek isim koydu acaba? Tahminleri beklerim.

Picture
Ege’de telefon kullancıları için internet maalesef pek çekmiyor, birkaç kişinin paylaşımından Nike’ın linkini aşağıda paylaştığım reklam filmini gördüm gezerken. Türkçe bir reklam filmi görünce şaşırdım ve hemen eve gelip bölük pörçük izleyebildiğim videonun tamamını izledim. Şaşırma sebebim Nike’ın daha önce Türkçe reklamını hatırlayamamamdı. Genelde outdoor spor, ABD, özgürlük vurgulaması için bu tip spor markalarının reklamları birçok ülkede yerel dile çevrilmiyor; bile bile İngilizce bırakılıyor. Aynı şey parfüm reklamları için geçerli; Fransız etkisini, bohemliğini, seksiliği esinlendirmesi için Fransızca sözler parfüm reklamlarında aynen bırakılır, o ülkenin kendi diline kasti olarak çevrilmez. Nike’ın Türkçe seslendirmesi ve yazıları farklılaşan bir girişim olmuş, çeviriye rağmen markanın kişiliği seyirciye geçmiş hatta daha güzel olmuş.

Sessiz sakin yerler gezdiğimiz için yazın beynimize istemeden kazınan pop müzik pek duymadık. Ancak önceden telefonuma indirdiğim bazı şarkıları arabada, uçakta dinleyebildim. Şu internet sorunu olmasa Spotify gibi uygulamalar Türkiye’ye gelse ne muhteşem olurdu. Spotify’le internetin olduğu yerlerde bilgisayara, telefona şarkı indirmeye gerek kalmadan kafana göre müzik dinleyebiliyorsun duyduğum kadarıyla, hatta telif hakları çok daha sıkı korunmuş oluyor. Müzik uygulamalarının geleceği burada yatıyor bence. Umarım yakında Türkiye’de uygulama kullanılabilir hale gelir. Bir de yer uygulamalı bir müzik uygulaması olsa tadından yenmez, her ülkede ne dinleniyor, yerel sanatçılar kimler bir yönlendirme bu tip uygulamalara entegre olursa çok işe yarardı.

Müzik, dergi, kitap ve sohbet derken yazın meltemi üzerimde hafif kaldı. Tüm yaz yerinde duran heybetli balıkçı tekneleri döneceğim gün sefere başladı. Balık avlama yasağının kalkmasıyla herkes de bir umut ağlar hazırlanmış, arkasından el sallayan bir kalabalık bırakarak yola koyuldular.Tatilin bitişini bu manzara bir kez daha hatırlattı. Güle güle Küçükkuyu…

Görsel

Sakin


20130711-145320.jpg

Most British Anna Karenina


Dün akşam Joe Wright’in Anna Karenina filmini izledim. Keira Knightley filme fazla İngiliz kalmış, karakterin olgunluğuyla yakından uzaktan alakası yok. Film boyunca özellikle güldüğünde yaramaz sokak çocukları gibiydi. Anna Karenina karakterini en son oynayacak kişiyi seçmişler, çok antipatik kalmış. Jude Law ve Aaron Taylor Johnson’a ise diyecek bir şey bulamıyorum, yan oyuncular daha yere sağlam basan karakterlere bürünmüşler.
Filmin müzikleri, sahne geçişleri, görüntüleri çok hoş olmuş; izlemesi bu bakımdan ayrı keyifliydi. Joe Wright bu kadar önemli ve detaylı bir kitabı karşı tarafa dokunarak kısa zaman içerisinde anlatmış. Ayrıca Ruslarla Türklerin yaşayış olarak birbirine ne kadar benzediğini bir kez daha gördüm . Keira Knightley’in Anna’nın ruhunu katletmeseymiş, arşivlenecek bir film olurmuş. Hangi akla hizmet casta bu kız eklenmiş anlayabilmiş değilim.

XOXO Gossip Girl


tumblr_mfs2r7QSkM1qc3gnoo1_cover

Gossip Girl başlayalı 6 sene olmuş, geçmiş bölümleri hatırlamaya çalıştığımda parça parça aklıma geliyor yaşananlar. İzlediğimde zihnimi boşaltan ama çok daha matah bir olay yaşanmayan diziyi gazetelerin magazin ilavelerine benzetiyorum. Baktığında gülümsersin, geçip gidersin; zihinsel günlüğüne bir şey katmaz ama yine de okursun, izlersin. Gizliden gizliye kimseye çaktırmadan izlediğim bu dizinin insanın hayatının altı senesini almış olması şaşırtıcı.

Geçenlerde son bölümü olduğunu bilmeden izledim, bitince hüzünlendim. Birkaç kuşağa hitap ettiler diye düşünüyorum. Bilmeyenler için peri masalı gibi bitti, diziyi ana karakterlerden zamanla bileğinin hakkıyla alan Blair ve Chuck’a selam olsun:)

Son sezon karakterlerin giysileri ilham vericiydi, aralarda çalan müzikler de şahaneydi. Çoğu zaman birçok şarkıyı bu diziden keşfettim, sonrasında da aynı şarkılar hit oldu. Son bölüme çaktıkları Imagine Dragons’tan “It’s Time” ne derin şarkıdır, aklımda It’s Time ve New York dinamizmiyle kalacaklar.

Artık gruplar ya da şarkıcılar yok, şarkılar var… 2010’lar şarkıların devri olacak sanıyorum. Her yeni şarkıcı bir şarkıyla akılda kalıyor, gerisi gelmiyor. Umarım Imagine Dragons için aynı şey geçerli olmaz, müzikleri daim olur. Bana Kings of Leon tadı verdi bu grup.

İzleyecek dizi de kalmamış oluyor böylelikle. Game of Thrones zaten ara verdi; bir tek Dexter ilerliyor o da yakında biter zaten. 2013’te evde oturma sebebi kalmadı galiba. Umarım bu durum yıl boyu gezmelere vesile olur.

IMG_0170

Ben de 2013’e Bodrum ziyaretiyle başladım, kışı çok hüzünlü oluyormuş bunu gördüm. Kışın Bodrum’da yapılabilecekler arasına sahil boyunca bol bol yürümek, Gemibaşı’nda balığın en iyisini yemek, Kale’yi isli sisli puslu görmek, Marina’da dolanmak, kışın da yazın olduğu gibi dolu olan Marina Yacht Kulüp’te güzel müzik dinlemek,  giderayak Sünger Pizza’da pizzaları mideye indirmeyi ekledim. Starbucks’ların ilçedeki mimarisini ne güzel farklılaştırmışlar, mis gibi açmışlar ama kışın iyi bakılmıyor, her yer çöp; iç ve dış cepheler, yerler leke içerisinde. Taksim’deki ara sokak barlarının perişanlığını hatırlattı bana. Halbuki harikulade yerlerde harikulade binalarda olduğu için el üstünde tutmaları, mağazalara çiçek gibi bakmaları lazım. Starbucks markasına kalpten bağlı biri olarak bu durum beni çok üzdü.

IMG_0221

Eski bir dostu ziyaret edip iyi olduğunu görüp; geri dönmek gibi Bodrum’u Balıkçı’nın bir kitabını alıp terk ettim. Kitabı okuduktan sonra zaman olursa baharda yine ziyaret etmek isterim, bu sefer Balıkçı’nın gözünden görmeye, anlamaya çalışarak…

IMG_0239IMG_0222