Category Archives: Çeşitli

Her zaman kalplerde…


t-997904678326341632

 

Kendisiyle Çelişen İnsanlar ve Kurumlar


Avusturalya’yı gitmek istediğim memleketlerden biri gibi görürdüm hep. Doğal hayatı, yaşam kalitesi ve insanların birbirine ve doğaya olan saygısı uzaktan hoşuma giderdi. Son zamanlarda doğal hayatı ve diğer türleri tehdit ettiği gerekçesiyle kedilerin zehirlenerek öldürülmesi kararı verildi. Şimdiyse algımı yıkan, beni en çok üzen haberin kaynağı haline gelmiş bir ülke.

Sözü doğa derneklerine de vermişler. Beni en çok şaşırtan Doğayı Koruma üzerine çalışan kuruluşlardan WWF’nin bunu desteklemesi oldu. İlgili haber linki şuradan;

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/oldurmeyin-efendiler-41203224

kedi

Kediler birçok canlı türün yok olmasına sebep oluyormuş, o yüzden geç bile verilmiş bir kararmış… Asıl insanlar dünyadaki birçok türün yok olmasına sebep oldu, doğal yaşam alanlarını tahrip etti. O zaman insanları da ortadan kaldıralım?! Bilim bu kadar gelişmişken bir türün devamı için diğerinin öldürülmesi düşüncesi içler acısı. Doğayı korumakla uğraşan bir kurumun bunu dile getiriyor olması daha da felaket.

Sonra gazete başlıklarını okumaya devam ederken yine Beren Saat’in bir magazin haberine denk geldim.

Untitled

dizide ölen işçi

Netflix Türkiye’nin yeni dizisinde de çok üzücü bir kaza yaşanmış. Atiye dizisinde Hasan Karatay sette sigortasız olarak çalışıyormuş ve yüksek bir yerden düşerek ölmüş.

İlgili haber linki şuradan:

https://www.merlininkazani.com/Beren-Saatli-Netflix-dizisinin-setinde-olumlu-kaza-gerceklesti-sinema-106653

https://t24.com.tr/haber/netflix-in-yeni-dizisi-atiye-nin-setinde-is-cinayeti,816153

Böyle bir hukuksuz çalışma ortamında oyuncular duyarlılık gösterip konuyu takip edebilir, bazı süreçlerin değişmesine etki edebilir. Eğer değiştiremediği bir şey varsa da orayı veya o projeyi terk eder. Doğrudan tabii oyuncuların suçu değil ancak çalışma ortamında insanların sigortası yapılmıyorsa, o projedeki sanatçıların da orada bir sorumluluğu var. Çünkü doğrudan etki edebilecekleri bir alan. Başka şeyleri değiştirmeye çaba harcamadan önce insan kendi çevresini daha kolay değiştirebilir. Sanırım başrol oyuncusu kendisinin para kazanmasını etkileyecek konulara fazla ses çıkarmayıp, yukarıdaki instagram paylaşımındaki gibi bambaşka konularda insan haklarına duyarlıyım mesajı veriyor. Keşke ölen işçinin fotoğrafını kuru bir üzgünüm mesajıyla paylaşmakla yetinmeseydi. Bu konuda kamuoyu oluşturup, setlerdeki çalışma şartlarını değiştirmek için çaba harcasaydı. Sürekli sevgilisinin fotoğrafını paylaşmak yerine ölen işçinin fotoğrafını paylaşsaydı insanlara faydalı olabilecek konularla gündem oluşturabilirdi.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

 

 

 

 

 

Hız


Hız çok yüreklendiriliyor, yapılacak çok şey ve okunacak çok kitap var. Haftasonu hızlı okuma eğitimine katıldım. İş için çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Hızlı bir şekilde sayfalarca dokümanı tarayıp, hangi çevirmenle çalışacağıma karar vermek ve çeviri geldiğinde üzerinden geçmek için ideal bir oturumdu. Aslında uygulama yaparak hızımızı artırabileceğimizi gördük. Sözlü ve yazılı çeviri eğitiminde eğitim programına dahil edilebilir. Bazen sözlü çeviride ilgili dokümanlar ne kadar önceden istense de son anda çevirmenin önüne gelebiliyor. Konuşmacı konuşurken çevirmen hızlıca okuma yapabilir, eğitimdeki teknikleri kullanabilir. Hız ne kadar çağımızın ilacı gibi pazarlansa hayatımıza değer katıyor mu orası ayrı bir konu. Bir romanı okurken o “sürecin” tadına varmak her zaman başka bir duygu.

Benim evde, ofiste fazla eşya yok. Kullanmadığım eşyaları, kağıtları ne var yoksa atıyorum. Masamda sadece bilgisayarım var. Bu yüzden anneanneme gidince başka bir yıla ışınlanmış gibi oluyorum. TV üzerinde, pencere önünde bebekler ve biblolar, camlı dolapta tabaklar, bardaklar, fincanlar… Bir de her sehpa üzerinde bolca kuru çiçek var. Salonda 10 adet kadar saydım, annemde bu sayı 5’e düşüyor. Ben de sıfır ama gerçeği var. Ailemdekiler temiz kadınlar olduğu için canlı çiçekten toprak dökülsün istemiyorlar. Benim evde kediler sağolsun o topraklar eşeleniyor, yere dökülüyor ve üzerine basılıyor. Nesil gençleştikçe evler sadeleşiyor, belki daha hızlı olalım sadece kullanacaklarımız elimizin altında olsun diye.

(Anneannemin salonundaki 10 ayrı kuru çiçeği bulunuz :))

IMG_0574

Anneannemi, salonundaki TV’nin üzerinde bulunan aşçı şapkalı kızla daha çok seviyorum.

IMG_0434

Yine onlarda TV izlerken yeni bir reklam gördüm. Nasıl bir reklam ajansı bu reklamı yapabiliyor anlayabilmiş değilim. Adam karısını aldatıyor, sevgilim dediğinde eşinin telefonu değil başka birinin telefonu çalıyor. Kadın şaşkın şaşkın adama bakıp kalıyor. Bu olumsuz bir deneyim ve bunu bir araba satışı için kullanma fikri içler acısı. Hız fikirleri de köreltiyor olabilir mi?

İnsana dokunan süper reklam örneği için bakınız Fiat Doblo 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaldırımda Çıkan Çiçek Misali Yeni Reklamlar


Sorgulayan düşünce insanları, gazeteciler, yazarlar ve akademisyenlerin önü kapandığında hiç akla gelmeyecek bir kanal konuşmaya başlar. Belki de yönetenler kadar güçlü oldukları için zaten tek karşı çıkabilecek onlardır. Güçlü markaların farklı reklamları.

Nike’ın reklamlarını Türkiye’de hatta dünyanın başka ülkelerinde hep İngilizce görmeye alışıktık, belki de Amerikan spor kültürünün altını çizmeye çalıştıkları için bilinçli bir stratejiydi. Fransız parfüm reklamlarında yerel dile çeviri olmaması, reklamların içeriğinin Fransızca bırakılması parfümün Fransız kökenine bir vurgu niteliği taşıyor. Nike da işte bu nedenle ya yerelleştirme yapmayan ya da çok az sayıda reklamı çeviri yaparak yerelleştiren bir markaydı. Hatta yerel dilde baştan çekilen reklamlar oldukça azdı. Hem bu yönden hem de farklı bir kanaldan gelen tepki için iyi seyirler…

Farklı dillerde konuşup, farklı topraklardan gelip aynı duyguları hissedebilmek…


 

Great Insights from Internations Expat Survey


https://www.internations.org/expat-insider/2016/the-best-and-worst-places-for-expats

Workers on Tap


Son paragraf durumu güzel özetlemiş.

http://www.economist.com/news/leaders/21637393-rise-demand-economy-poses-difficult-questions-workers-companies-and

Geçtim ama Tiyatrodan


İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda beklenmedik oyun, “Geçtim Ama Tiyatrodan”. Oyun Kosova Devlet Tiyatrosu’nda geçse de oyuncular bu sefer kendilerini, Türkiye’de yaşanılanları dolaylı anlatmışlar. Oyunun devlet tiyatrosu bünyesinde oynanması her şey yerinde anlatılır misali tam olmuş. Oyuncular bir nevi devletin bünyesinde oyunculuk nasıl olur, o sıkışmışlık ve bundan çıkan komediyi çok güzel anlatmışlar. İzlerken hem biz izleyiciler hem de oyuncular çok eğlendi, daha izleyecekler elbette vardı o yüzden konuyu detaylı anlatmayayım. Tiyatroyu Beyoğlu’ndaki sahnede izlediğim için izleyicilerin çoğu genç, rahat insanlardı “Geçtim ama Tiyatrodan’a” kahkahalarla gülebildim. Her oyun için söylemiyorum ama bu oyunu sahneye yakın izlemek çok şey fark ettiriyor oyuncuların büyük çoğunluğu doğal oynadıkları için küçük mimikleri görebilmek için önemli olabilir. Biz biraz bu nedenle de çok eğlendik. Güzel bir ekip oyunu, her oyuncu bulmacanın parçaları gibi kurguyu bütünlemiş.

Tiyatroya karşıya geçerken otobüste yanıma yaşlı bir teyze oturdu, müzik dinlemeyi bırakıp kulaklıklarımı çıkardım. Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi’nde oturan teyze Erenköy’deki bizim Perşembe pazarına gelmiş geri dönüyordu. Yağmur yağdığı için bir buçuk saatlik yolculuğumuzda sohbet ettik, beraber dünyayı kurtardık.

gectim-ama-tiyatrodan

Türkiye’deki yaşlılar çoluk çocuk büyüdüğü ve dostların büyük bir kısmı vefat ettiği için sosyalleşemiyor, birileriyle konuşma ihtiyaçları oluyor. Genelde otobüs duraklarında, otobüslerde yanındakilerle konuşma çabalarından bunu anlıyorum. Bağdat Caddesi Çiftehavuzlar civarında İmza Pastanesi var, yazın bahçesinde sadece ve sadece 55 yaş üstü müşteriler oluyor. Ne zaman gitsem, önünden geçsem dikkat ediyorum hep yaş ortalaması yüksek. Pastanenin gizemi bence şu, belirli bir yaşın üzerinde olanlar burayı tanışmak sohbet etmek için kullanıyor çünkü benzer başka bir yer yok. Civardaki diğer cafeler keşmekeş, kimse birbirini tanımıyor. Kendim de anneanne ve dedeyle büyümüş biri olarak yaşlıları çok severim, onlarla muhabbete bayılırım. Ama çoğu çevresindeki tanıdıklarının hayat koşuşturmasında şu anda birinci öncelikleri olmadığı için kendi gibi birileriyle ahbaplık etmek istiyor. İmza Pastanesi de bilmeden de olsa bir hedef grup oluşturmuş, aynı hedef gruptan gören buraya geliyor:) Benzer şekilde İstanbul’daki bazı Tchibo mağazalarının cafeleri, önü de emeklilerin favori mekanı olmuş durumda. Tchibo’nun kahvelerinin nispeten diğer mekanlara göre daha uygun fiyatlı olmasından da kaynaklanıyor olabilir ancak bence birbirlerini görme ve buluşma niyeti daha ağır basıyor. Türkiye’de genç nüfus fazla olduğu için sadece yaşlılara yönelik market, cafe, hastane vs pek yok. Aslında olsa bir ihtiyacı karşılarlar, işletmeciler hem para kazanır hem de sosyal yönden de sorumluluk almış olurlar. Her yer üç aşağı beş yukarı birbirine benzediği için ayrışmak, hedef müşteri olarak bir gruba odaklanmak daha karlı işletmelere yol açar.

Asıl konumuza döneyim. Hafta boyunca gittiğim ikinci oyun, yine Devlet Tiyatrosu’nun Üç Kızkardeşi. Klasik olarak sahneye konmuş. Üç Kızkardeş’in Moskova’ya gitme arzusu, gidince her şeyin değişeceğine inanmaları. Bildiğimiz üzere gidemiyorlar; sözün özü gidebilseler de hiçbir şey değişmeyecek, oyunun da kasveti buradan Çehov’dan kaynaklanıyor. Özellikle Irına ve Maşa rollerindeki oyuncular karakterlere tam oturmuşlar, derin karakterleri yansıtmakta başarılılar, çoğunlukla okurken hayal ettiğim gibilerdi. Sahnede Mahir Günşıray’ı görmek de oyunun sürprizi oldu, gitmeden onun oynadığını bilmiyordum. Yine de çok fark yaratmadığını söyleyebilirim. Bittiğindeki karamsarlığım bir iki gün sürdü. Çehov her dönem her zaman izlenir, özletir.

Selfie’nin Hastasıyız!


abc-upfront-selfie

Çok eğlenerek izlediğim bir dizi Selfie! Eliza ve Henry’nin hikayelerini gülerek izliyorum. İşkolik genç bir adam Henry ve kendini beğenmişliği nasistlik seviyesine ulaşmış, ancak online fenomenliği dışında gündelik hayatta ilişki kuramayan Elisa’nın maceralarını anlatıyor. 20 dakika süren dizi güncel konularla dalgasını geçiyor. Elisa ve Henry birbirine yardım etmeye başlıyor, olaylar gelişiyor. Selfie 20 dakika sürüyor, o yüzden hiç bölünmüyor.

 500_breaking_dad_cork__dublin_banner2

Aynı tadda komedi izlemek isteyenler, yine stereotipler üzerinden anlatılan bir aile komedisi “Breaking Dad” oyununu eminim severler. Dublin’e gittiğimde izledim oyunu, oranın son zamanlarda en ilgi çeken oyunu, hep tüm salon dolu oynuyor. İrlanda’nın aksanını oyunda anlar mıyım acaba, komedi olduğu için kültürel öğeler vardır anlayıp gülebilir miyim derken oyunu çok sevdim. Tarihi, harikulade bir sahneyi Gaiety Tiyatrosu’nu da görmüş oldum. Yoğunlukla İrlanda’nın kazandığı Eurovision yarışmaları da zaman zaman bu tiyatroda düzenlenmiş. “Breaking Dad” gayet anlaşılır, bizden hissettiğim bir oyun. Zaten İrlandalılar diğer Avrupa ülkelerine göre Türklere daha çok benziyor. Yolunuz düşerse izleyin, harika bir gün geçirirsiniz. Oyunda karakterlerden ailenin kızı Honor’dan  dolayı gençlik günlerime döndüm, o dönemde okula giderken dönerken sürekli No Doubt dinlerdim lise yıllarımla özdeşlemişti. Dün radyoda Gwen Stefani ablamızın sesini duydum, bilmediğim bir şarkı olduğu için hayırdır yeni album mu yıllar sonra dedim içimden, öyleymiş. Şarkı Baby Don’t Lie, özlemiş miyim grubu henüz karar veremedim ama dinlemeye başladım yine bu aralar…

Kahve Bahane Sohbet Şahane!


“Sondan Sonra” oyununu geçen hafta izledim. Özel tiyatrolar seyirci çekmek için çoğunlukla komedi oynuyorlar, cesur olarak farklı bir tür seçmesinden bile Duru Tiyatro’nun oyunu seyredilse ne iyi olur. Oyunun baştan sonra gerilimi, güç eline geçince “insanlıktan” çıkan insanların, gitgide gücü arttırarak diğer insanları pasifleştirmek için kullanması konusunun güncelliği bana epik tiyatro anlayışını anımsattı. Emre Kınay’ın da, Ahu Türkpençe’nin de oyunculukları sahici, harikualde.

sondan_sonra_afis

Oyunun gerilimi başından beri insanı sarsıyor, hep diken üstündeydim. Geriliminin bir inişi çıkışı olsaydı belki daha iyi olurmuş. Yiyecek içecek kıtlığı olan bir yerde oyunun en başından birbirlerine kızıp bardaktaki, ısıtıcıdaki  vs suyu lavaboya dokmelerine takıldım bir de, kıtlık olan yerde habire su boşa harcanmaz ki kardeşim 🙂 Bardağı sahneden kapıp yerime donmek istedim habire. Bir de sonunda Ee ne oldu şimdi? hissi oluşuyor, böyle uzun bir oyun daha zekice bağlanabilirdi; güncel bir habere, duruma atıfta bulunulabilirdi belki.

Oyunun konusu itibarıyla içim şişerek eve döndüm. O gün de telefonumla ilgili bir durum vardı, o yüzden akşam eve dönünce Turkcell’i aradım. O gerilimin üzerine nasıl bir sevgi pıtırcığı durumudur, bir anda psikolojik terapiye gitmiş oldum. Belki profesyoneller kulübüne ayrı bir hizmetleri vardır bilmiyorum ama bekletirken “Gününüz nasıl geçiyor efendim, güzeldir inşallah” diye sohbet açmaya çalışmak, “kendinize çok iyi bakın” diye uğurlamalar vs; müşteri ilişkilerinden ayrı bir seviyeye ulaşmışlar. Hizmet konularıyla ilgilenenler varsa arayın konuşun hakikaten farklı bir hizmetleri var, laubali de değiller. Arama nedenim olan konuyu unutup, konuştuğum kadına oyunu anlatacaktım neredeyse. Turkcell kurulduğundan beri son zamanlarda en fazla gelirini elde eden şirketin başarısında bu yaklaşım etkilidir diye düşünüyorum.

nov14-satz

İletişim bana göre yapılan işin Türkiye’de %90’lık kısmını oluşturuyor. Kendi iş deneyimimden de söyleyebilirim; sohbet ettiğim, gayri resmi bir şekilde  iletişimde bulunduğum kişiler her zaman toplu attığım e-mail’lere daha çabuk, daha çok katkıyla geri dönerler. Onlarla hep daha iyi işler yaparım. Duygusal insanlarız, olumlu ilişkimiz olan gördüğümüz bildiğimiz sohbet ettiğimiz insanlara daha verici oluyoruz. Aldığım geribildirimlerden de şu sonuca varıyorum, işe ne kadar yeni şey katarsanız katın, az zamanda ne kadar çok iş yaparsanız yapın insanlar sizden sohbet bekliyor, en azından Türkiye’de bu böyle…

Hatta geçenlerde müşterilerini gören aşçıların daha memnun müşterilere yol açtığını, daha lezzetli yemekler yaptıklarını kanıtlayan bir deneyle ilgili yazıyı okudum. İlgilenenler Harvard Business Review’in kasım ayı sayısından okuyabilirler.

İletişim her şeydir, iş ardından gelir diyerek sonlandırıyorum.