Category Archives: Çeşitli

Dalgaya Karşı


Bu sene daha önce yapamadığım tatilleri yapıp fotoğraftaki görüntü gibi muhteşem yerleri zihnime kazıdım.

Tatil bana neden iş kurduğumu hatırlattı. Geçmişe bakıp başlangıç noktam neydi diye düşündüm.

Kendime zaman ayırabilmek, spor yapmak, sağlıklı yaşamak listenin en başında yer alıyordu.

Bizim adetlerimizde misafir olana yiyecek, içecek her şey sunulur. Ziyarete gelen kişinin rahat etmesi için her şey sağlanır.

O nedenledir aileden yakınların evine gidince “Hayır” pek anlaşılmaz.😊 Midem rahatsızlandı, daha yiyemeyeceğim diye cevap verildiğinde “O zaman bunu ye, bastırır” diye başka bir yiyecek veya içecek daha sunulur.

Rahatsız olan mideye başka şeyler göndererek bastırmasını, iyileşmeyi beklemek!😋

Belki programı ben yaparım sağlıklı yaşamaya, spora zaman ayırırım diye düşünürken acil, hızlıca beklenen işlerle sonrasında bir dinginlik dönemi arasında gidip geliyorum. Bu hayal de masa başı işlerin, aciliyet kavramının getirdiği stresle kayboluveriyor.

Sonra huzurlu olmak, rahatsız olmamak, sevdiğim veya saygı duyduğum insanlarla çalışabilmek için başlamıştım diye düşündüm. Farklı bir şey yapabilmek önemliydi.🤖

Yüksek sermayeli birçok yerle karşılaştırıldığında bu bakımdan zayıftım. Ayrıca herkesle aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek yersizdi.

Mesela “Seninle” dergisinin çıkışını hatırlıyorum. Genelde dergiler belirli bir kitleye hitap eder. Maliyeti birçok eve giremeyecek kadar yüksektir. Sektör, alana özgü dergilerden bahsetmiyorum.

Seninle dergisi o zamanlar çok daha düşük fiyatla herkesin evine girebilecek bütçeyle satışa sunulmuştu. Ardından sadece cafelerde gördüğüm dergileri insanların evinde görmeye başladım. Konu olarak da herkese hitap edebilecek içerikle farklı kitleleri çekmeyi başardı.

Bir iki farklılıkla dalgaya karşı gelebilirsin. Tabii hava, ortam şartları müsade ediyorsa.

Yoksa aynı şeyleri yaşayacaksak, aynı şeyleri yapıp farklı şeyler beklemek boşuna. 👻

Bu yüzden bir karar vermek, koşulları ve çevreyi değiştirmek gerekiyor belki. Bir karar, dönüm noktası eşiğindeyim sanki.🎒

Otel


Letafet Hanım salına salına bahçeyi bir boydan bir boya yürüdü. Bugün konuklar kalkmakta gecikmişti. Bahçe duvarına oturdu, bir bir sokaktan geçenleri izlemeye koyuldu.

İlk kapı uzaktan hafif bir gıcırtıyla açıldı.

Aysel ve Behçet birbiri ardına koşar adım açılan kapıya meyletti.

Ardından diğerleri de odanın balkonunun önünde birikti, pür dikkat beklemeye başladılar.

Çıt çıkmıyordu. Bir yaprak düşse, biri bir dala bassa herkes anında o tarafa gidecekti.

Halim Bey önce balkonu süpürdü. Giderin yanına süpürgesini bıraktı. Aheste aheste tabakları, bardakları yerleştirdi. Sanki kuklaymış da yukarıdan biri zorla kolunu, bacağını hareket ettiriyordu. Miskinliği ahalinin ataklığıyla bir tezat oluşturuyordu.

İlk adımı Behçet attı. Sanki içinden konuşuyormuş gibi tiz bir miyav sesi duyuldu.

Ardından bir iki kedi balkona daha da yaklaştı. Hepsi yaşama sevincini iyiden iyiye kaybetmiş Halim Bey’e doğru yukarı bakıyordu.

Halim Bey sanki balkonun önündeki kedi yığınından bihaber terliklerini yere sürterek çayı getirdi.

Letafet Hanım bile artık bahçe duvarından yan gözle balkonu dikizliyordu. Kuyruğunu asabi bir şekilde bir sağa bir sola vurmaya başlamıştı.

Halim Bey’in içeriden Nesrin diye birkaç kez seslenişi duyuldu.

Bu sırada sarı tüylü, sivri çeneli Batak bir hamle yapıp balkona girdi. Hınzır bakışlarıyla saniyeler içerisinde masayı süzdü, peynir tabağına sokuluyordu ki Nesrin Hanım bir hışım sabahlığını ilikleyerek balkona dalıverdi. İri cüssesiyle bahçenin tam merkezindeydi.

“Kaç kere söyledim sana, şu hayvanları aç bırakma” diye söylendi.

Kısa bacaklı, yere yakın ve uzun tüylü Tortop koca karnı bir o yana bir bu yana sallanana sallana çalılıkların ardına saklandı. Beyaz gri kırçıllı tüyleri, ürkek bakışlarıyla aralarında en korkak kedi oydu.

İki yan balkon plastik balkon sandalyesini yere vurarak çekti. Belli ki sesten rahatsız olmuşlardı.

Karı koca atışırken kediler bir güzel Nesrin Hanım’ın döktüğü yiyecekleri yediler.

İki gün önce otelde kalmaya başlayan çapraz odadaki çift dışarı çıktı. Kadın “Daha sabah çok erken, sizin yüzünüzden bu vakitte uyanmak zorunda değiliz” diye onlara seslendi.

Nesrin Hanım tavrını hiç bozmadan, gür sesinden hiç taviz vermeden “Biz sizin bütün gün internet görüşmelerinizi dinliyoruz. Ekranı açıp konuşuyorsunuz. Biz de gün boyu sizi dinlemek zorunda değiliz efendim. İçeride konuşun o zaman” diye cevap verdi.

Kediler yiyecekleri silip süpürmüş çayır, otların aralarını son birkaç kırıntı var mı diye koklayıp, kolaçan etmeye geçmişti.

Bahadır Bey göbeğini şişirmiş, ellerini arkada kavuşturmuş biçimde bahçe taşlarına basarak onlara yaklaştı. Hiç ses etmedi.

Hiçbir şeye karışmayan, vurduymaz otel sahibi sanki sadece ortada görünmek için görev icabı gelmişti. Ya da karısı olayı öğrenmek için onu zorla aralarına yollamış olmalıydı.

Tüm yazı otelde geçirdiği için kavruk teni simsiyah olmuştu. Ortada söylenenleri usulca dinledi. Hiç müdahale etmeyerek veya en az şekilde karışarak her şeyin çözüleceğini düşünüyordu.

İki balkon bu sefer hayvanları besleme konusunda zıtlaşmaya başlamıştı.

Hararetli konuşan çift otel sahibine baktı. Kadın “Siz söyleyin o zaman, burası barınak mı? Biz rahatsız oluyoruz” dedi.

Bahadır Bey tam ağzını açacaktı ki Nesrin Hanım “Aman biz de dışarıda, şu duvarın ilerisinde besleriz o zaman, hiç insanlık kalmamış” diyip içeri girdi.

Halim Bey yalnız kalmıştı. Donuk bir ifadeyle kurduğu sofraya baktı. İskemleye oturdu, çatalıyla bir şeyler atıştırdı.

Ortalıkta artık birkaç kedi kalmıştı. Onlar da kıvrılıp yatmış, ılık havanın keyfini sürüyordu. Yarı gözü açık, yarı kapalı uykuya geçmek üzereydiler. Bahçe artık en rahat kedilerle Halim Bey’indi.

Otel sahibi ellerini arkasında kavuşturmuş biçimde ağır ağır aynı yoldan geri yürüdü.

Metalik


Bu akşam birkaç durak erken indi. Biraz temiz hava almak, yürümek zihnini açabilir diye düşündü.

Şaşkınbakkal’dan geçerken keskin bir leblebi kokusu aldı. Bu aralar sürekli masa başında çalışmaktan kilo aldığını düşünüyordu. Durup hafta içinde yemek için biraz sarı leblebi satın aldı. Hızlanıp eve doğru yürümeye devam etti.

Vildan bu akşam uğrayacağını söylemişti. Kapıyı açtığında televizyon izliyordu.

Hazırladığı ıhlamurdan biraz alıp karşısına geçti.

“Bıktım sunum için bu kaçıncı değişiklik. Üç saatim gitti” diye açıklamak istedi.

Bugün çıkacakları tatili planlayacaklardı. Aslında hava geç karardığı için zamanın ne kadar çabuk geçtiğini fark etmemişti.

Vildan’ın getirdiği kültürel tur, otel broşürleri içerisinden birkaç otele bakıp fikrini söyledi. Gerisini ona bıraktı. Hatta bu konuyla ilgilenmediğine içten içe seviniyordu.

Böylece Vildan’a büyük teklifi yaptığında onun istediği yerde olacak, rahat hissedecekti.

İlk adımı atarak her şeyi planlamaktan kurtuluvermişti işte.

Sabahları kalktığında gördüğü üç renkli gökyüzünü belki akşamüstü farklı renklerde görebilirdi. Mavi, gri ve beyaz…

Umduğu gibi olmadı. İşini ve düzenini değiştirme fikri Vildan’ı uzaklaştırmakla kalmadı. Halinden, tavrından bir gariplik olduğunu anlamıştı. Ona göre bir beklenti içerisindeydi. Bir anda hiç beklemediği bir hayal karşısında üstelik korktu.

Tek başına kaldı. Hayalini bir kişiye bile söylese paylaştığı için daha yakın hissetti. Vildan’ı da feda etmişti. Bu yüzden düşüncelerine şimdi daha sıkı tutundu.

Kavgalarından kalan tek bir söz sürekli kafasında dönüp duruyordu. Tekrar edip, uyumasını engelledi.

Bağırıp çağırması, yerdeki tentürdiyotlu mendiller kalbini bu sözler kadar kırmadı.

“En azından artık başkalarını daha az eleştirir, yollarına taş koymazsın.”

Başkalarıyla gerçekten uğraştı mı? Eleştirmeyi sevdiğini kabul etti. Her şeye bir kulp bulduğu imasını hazmedemedi.

Vildan sinirden ilk defa bu kadar dürüst mü konuştu yoksa onu incitmek için abarttı mı tam emin olamıyordu.

Sözleri kafasından silmek için buzdolabını temizledi. Kalmış yemeklerden kekremsi bir koku kapağı açtığı zaman dışarı yayılıyordu. İçinde hiçbir şey bırakmadı, gri kapaktaki mıknatıslardan kurtuldu. Hayalini biriktirmeyip yaşamak için sabırsızlanıyordu.

Bir sokak ötedeki parka gitti. Havalar artık iyice ısınmıştı. Bu muhitte çoğu yazlıklarına gider, uzun soluklu bir tatil geçirirdi. Parkta yürüyüş yolunda hızlı hızlı yürüyen birkaç orta yaşlı, dinç insanı izledi. Küçük bir kız çocuğu salıncakta sallanıyor, babası başında etrafı izliyordu.

Oturduğu çay bahçesindeki süs havuzunun dibi yosunluydu. Hafif bir su akıyor, şırıltısı duyuluyordu. Çayından bir yudum aldı. Kızıla çalan gökyüzüne baktı.

Cats as Wake Up Service


Kelimelerin Gücü Adına…


Müzik, sanat ve nihai olarak duygu hafızası. Çevremde çok fazla dikkat dağıtıcı unsur olmasına rağmen bazen bir kelime günümün seyrini değiştirebiliyor, mutlu ediyor. Bugün bir e-mailin yazı stilini değiştirmeye çalışırken mono kelimesine denk geldim. Beni çok fazla etkileyen bir şarkı ve film olduğu için aklıma Life in Mono, Great Expectations geldi. Ethan Hawk hayranlığımın ötesinde film kitaptan daha yakın gelmişti. Yıllar sonra Büyük Umutlar’ı uçakta izledim. Çok ağladığımı hatırlıyorum, hatta yanımda oturan adam deli olduğumu düşünmesin diye ara vermeyi, kalkıp tuvalete bile gitmeyi düşünmüştüm. Soğuk biriydi, çok umursamadı diye kendimi bırakmıştım. Bazen çok olumsuz duyguyu bile izlediğin, yaratıcı bir şekilde aktarılmış olduğu için güzel hatırlıyorsun.

Yine çok uzun süredir düşünmemiş olduğum eski bir arkadaşımı markette Dido gofreti üzerine hatırlamam fikir uçuşmalarının nelere kadir olduğunu gösteriyor. Dido’nun şarkılarını yıllardır dinlememiş olmama rağmen bu aralar gördüğüm bazı simgeler bana çok eski arkaşadaşlarımı, anılarımı hatırlatıyor. Dido’nun Eminem’le olan düetine denk gelen yıllardaki arkadaşlarım şimşek gibi çakıyor.

Şarkıların yıllar öncesine ışınlama gücü koku hafızasıyla yarışabilir.

Bu yüzden işle ilgili projelerde yaratıcı alanlardan daha fazla yararlanmak akıllıca olabilir.

Önümüzdeki yıllarda sanatların hatta endüstrilerin iç içe geçmesinin insan üzerinde inanılmaz bir gücü olacak.⚡️

Yaratıcılık Döngüsü


İnsanların yaşamlarını sürdürürken bir parça yaratıcılığa ihtiyacı var. Ürün geliştirenler, zanaat ve sanatla uğraşan kesim gibi grupların yaratıcılığa biraz daha ihtiyacı var.

Konuyla ilgili bilimsel makaleleri incelemedim veya araştırma yapmadım. Kendimi, çevremi ve toplumu incelemem sonucundaki fikirlerimi paylaşıyorum.

Ben mutluyken, kafam rahatken çok daha yaratıcı olabiliyorum. Örneğin daha yaratıcı işler çıkarıyorum, bedenim ve sesim daha rahat işliyor. İnsanların modunun, psikolojisinin yaratıcılık üzerinde bir etkisi olabileceğini düşünüyorum. Optimum olumlu dıygular yaratıcığı pozitif etkiliyor olabilir.

Mesela son birkaç senedir çok fazla dikkat dağıtıcıya maruz kaldığım için çok yaratıcı olamadığımı düşünüyorum.

Bu varsayımı genele de açarsak yaratıcılık gerektiren işler de çalışanların önünün ülkede biraz kesildiğini söylemek mümkün. Bilerek isteyerek yapılan bir şey değil belki, ancak insanlar geçim sıkıntısından kafasındaki birçok dertten dolayı üretemiyor olabilir. Avrupa’yı, ABD’yi bilemiyorum. Üretim yapan insanın çevresinden beslenmesi, kafasının rahat olması lazım. Bizde ise şartlar sanki buna izin vermiyor.

Arkadaşlar, çevresel faktörler, medya ve toplum da yaratıcılık süreçlerine etki ediyor olabilir. Sonuçta bunlar da bizi besliyor veya yerine göre engel oluyor olabilir. Örneğin bir ressamla bir tasarımcının arkadaşlığı, sanatsal ve yaratıcılık yönünden birbirlerini tamamlamalarını sağlıyor olabilir.

Veya mod olarak iç güveysinden hallice biriyle, çok parlak olmayan müzikle ilgilenen birinin arkadaşlığını ele alalım. Bu kişiler birbirlerinin yaratıcılık süreçlerini tetikliyor olabilir. Belki hatalarını örtmek için kurmaca, sanat yolunu seçebilirler. Farklı meşgaleler bulmak, kişileri daha dikkat çekebilecekleri başka tamamlayıcı alanlara yönlendirmek onların yeteneklerini daha iyi yönde değerlendirmek olabilir.

Patti Smith’in bir kitabını okumuştum. Örneğin aynı grup için New York’da o dönem sanat piyasasında alkol ve uyuşturucu maddelerin esin etkisi yaratabildiğini ima ediyordu. Tabii savunulacak yanı yok, sağlığa olumsuz etkileri sayılamayacak kadar fazla. Fakat kafası işleyen insana alan açmazsan kötü yolları seçebilir, saldırganlaşabilir.

Belki çok hırslıysa bu tip insanlar bir yerlere gelebiliyor. Çok yakından takip ettiğim bir grup değil ama bunu Garbage’in solistinde görüyorum. Solistin genzinde et varmış gibi konuşuyor. Ancak uzaktan hırslı biri gibi duruyor. Sürekli çalışarak bir yere gelebilmiş belki. Benzer No Doubt müzik grubu var. Tam tersine Gwen Stefani sanki doğal bir yetenek. Hem sesi doğuştan güzel hem de bir karizması var. İşler onun için biraz daha kolay gelişmiş olabilir.

İnsanları farklı alanlara yönlendirmek sadece devletin yapabileceği bir iş de değil. Hangi birine yetişsin. Özel kurumlar, toplum bir ucundan tutabilir. Hatta onlara bence daha çok görev düşüyor.

Örneğin geçkin, yazı çizi ve dil ile ilgilenen iki memuru veya memur zihniyetli kişinin tanışıklığını ele alalım. Biri roman yazmaya çalışıyor olsun veya düzelti yapsın. İşi dolayısıyla patronla, yayıneviyle iletişimde olsun, geri bildirim almak zorunda kalsın diyelim. Ancak zamanla yaş baş alan kişiler veya karakteri böyle olanlar eleştiri alamayabiliyor. Alınca saldırganlaşıp, intikam moduna girebiliyor. Benlik algısı çok yüksek, egosu yüksek kişiler için farklı meşgaleler yaratmak, onların da aslında hala bir işe katkı sağlayabilecek potansiyelde olduğunu onlara hissettirmek toplumun görevi olabilir.

Onlar için danışmanlık görevleri, bahçe işleri, daha az yaratıcılık gerektiren idari görevler vb. oluşturulabilir. Gönüllü bir projede çalışmalarını sağlamak, hep iyisin harikasın yorumunu alıp üzülmeyecekleri işlere yönlendirmek sistemin işlemesini sağlar. Belki insanları karakterlerine göre motive etmek veya görevlendirmek bütüne daha fazla katkı sağlar.

Farklı bir şeylerle ilgileneceğinden, daha mutlu olacak. Çevresini galeyana getirmeyecek. Böylesi toplum sağlığı açısından daha faydalı olacak.

Belki her insan hem yaratıcılık hem iş düzleminde çalışmak için uygun olmayabilir. Üzülmeyecek, eğilip bükülmeyecek iş odaklı kişiler başka, duyguyla hareket eden yaratıcılık gerektiren işlerde çalışan kişiler başka olabilir. Ancak her iki kas da istenirse geliştirilebilir.

Bu yazımı da misyonumla paralel olarak olumlu bitirdim. Kıssadan hisse: Boş zamanınız varsa başkasıyla uğraşmayın. Sizin yaşamınıza direkt etki eden bir şey yoksa başkalarına yol açın, kendinize yeni alanlar açın. Çok anlamadığınız konularda fikir yürütmekten kaçının. Kendinizi ve etrafınızdakileri ilerletin. Olumsuz olduğunu düşündüğünüz bir şey varsa faydalı olarak durumu düzeltmeye çalışın. Yaratıcılıkla beslenen kişilerin çevrenizde yolunu açın ki toplum olarak ilerleyebilelim. BOŞ ZAMANLARIMIZI İYİ DEĞERLENDİRELİM.

Sherlock Holmes Tobacco mu? Shakespeare Tekel mi?


Yer İstanbul Kadıköy

Her zaman kalplerde…


t-997904678326341632

 

Kendisiyle Çelişen İnsanlar ve Kurumlar


Avusturalya’yı gitmek istediğim memleketlerden biri gibi görürdüm hep. Doğal hayatı, yaşam kalitesi ve insanların birbirine ve doğaya olan saygısı uzaktan hoşuma giderdi. Son zamanlarda doğal hayatı ve diğer türleri tehdit ettiği gerekçesiyle kedilerin zehirlenerek öldürülmesi kararı verildi. Şimdiyse algımı yıkan, beni en çok üzen haberin kaynağı haline gelmiş bir ülke.

Sözü doğa derneklerine de vermişler. Beni en çok şaşırtan Doğayı Koruma üzerine çalışan kuruluşlardan WWF’nin bunu desteklemesi oldu. İlgili haber linki şuradan;

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/oldurmeyin-efendiler-41203224

kedi

Kediler birçok canlı türün yok olmasına sebep oluyormuş, o yüzden geç bile verilmiş bir kararmış… Asıl insanlar dünyadaki birçok türün yok olmasına sebep oldu, doğal yaşam alanlarını tahrip etti. O zaman insanları da ortadan kaldıralım?! Bilim bu kadar gelişmişken bir türün devamı için diğerinin öldürülmesi düşüncesi içler acısı. Doğayı korumakla uğraşan bir kurumun bunu dile getiriyor olması daha da felaket.

Sonra gazete başlıklarını okumaya devam ederken yine Beren Saat’in bir magazin haberine denk geldim.

Untitled

dizide ölen işçi

Netflix Türkiye’nin yeni dizisinde de çok üzücü bir kaza yaşanmış. Atiye dizisinde Hasan Karatay sette sigortasız olarak çalışıyormuş ve yüksek bir yerden düşerek ölmüş.

İlgili haber linki şuradan:

https://www.merlininkazani.com/Beren-Saatli-Netflix-dizisinin-setinde-olumlu-kaza-gerceklesti-sinema-106653

https://t24.com.tr/haber/netflix-in-yeni-dizisi-atiye-nin-setinde-is-cinayeti,816153

Böyle bir hukuksuz çalışma ortamında oyuncular duyarlılık gösterip konuyu takip edebilir, bazı süreçlerin değişmesine etki edebilir. Eğer değiştiremediği bir şey varsa da orayı veya o projeyi terk eder. Doğrudan tabii oyuncuların suçu değil ancak çalışma ortamında insanların sigortası yapılmıyorsa, o projedeki sanatçıların da orada bir sorumluluğu var. Çünkü doğrudan etki edebilecekleri bir alan. Başka şeyleri değiştirmeye çaba harcamadan önce insan kendi çevresini daha kolay değiştirebilir. Sanırım başrol oyuncusu kendisinin para kazanmasını etkileyecek konulara fazla ses çıkarmayıp, yukarıdaki instagram paylaşımındaki gibi bambaşka konularda insan haklarına duyarlıyım mesajı veriyor. Keşke ölen işçinin fotoğrafını kuru bir üzgünüm mesajıyla paylaşmakla yetinmeseydi. Bu konuda kamuoyu oluşturup, setlerdeki çalışma şartlarını değiştirmek için çaba harcasaydı. Sürekli sevgilisinin fotoğrafını paylaşmak yerine ölen işçinin fotoğrafını paylaşsaydı insanlara faydalı olabilecek konularla gündem oluşturabilirdi.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

 

 

 

 

 

Hız


Hız çok yüreklendiriliyor, yapılacak çok şey ve okunacak çok kitap var. Haftasonu hızlı okuma eğitimine katıldım. İş için çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Hızlı bir şekilde sayfalarca dokümanı tarayıp, hangi çevirmenle çalışacağıma karar vermek ve çeviri geldiğinde üzerinden geçmek için ideal bir oturumdu. Aslında uygulama yaparak hızımızı artırabileceğimizi gördük. Sözlü ve yazılı çeviri eğitiminde eğitim programına dahil edilebilir. Bazen sözlü çeviride ilgili dokümanlar ne kadar önceden istense de son anda çevirmenin önüne gelebiliyor. Konuşmacı konuşurken çevirmen hızlıca okuma yapabilir, eğitimdeki teknikleri kullanabilir. Hız ne kadar çağımızın ilacı gibi pazarlansa hayatımıza değer katıyor mu orası ayrı bir konu. Bir romanı okurken o “sürecin” tadına varmak her zaman başka bir duygu.

Benim evde, ofiste fazla eşya yok. Kullanmadığım eşyaları, kağıtları ne var yoksa atıyorum. Masamda sadece bilgisayarım var. Bu yüzden anneanneme gidince başka bir yıla ışınlanmış gibi oluyorum. TV üzerinde, pencere önünde bebekler ve biblolar, camlı dolapta tabaklar, bardaklar, fincanlar… Bir de her sehpa üzerinde bolca kuru çiçek var. Salonda 10 adet kadar saydım, annemde bu sayı 5’e düşüyor. Ben de sıfır ama gerçeği var. Ailemdekiler temiz kadınlar olduğu için canlı çiçekten toprak dökülsün istemiyorlar. Benim evde kediler sağolsun o topraklar eşeleniyor, yere dökülüyor ve üzerine basılıyor. Nesil gençleştikçe evler sadeleşiyor, belki daha hızlı olalım sadece kullanacaklarımız elimizin altında olsun diye.

(Anneannemin salonundaki 10 ayrı kuru çiçeği bulunuz :))

IMG_0574

Anneannemi, salonundaki TV’nin üzerinde bulunan aşçı şapkalı kızla daha çok seviyorum.

IMG_0434

Yine onlarda TV izlerken yeni bir reklam gördüm. Nasıl bir reklam ajansı bu reklamı yapabiliyor anlayabilmiş değilim. Adam karısını aldatıyor, sevgilim dediğinde eşinin telefonu değil başka birinin telefonu çalıyor. Kadın şaşkın şaşkın adama bakıp kalıyor. Bu olumsuz bir deneyim ve bunu bir araba satışı için kullanma fikri içler acısı. Hız fikirleri de köreltiyor olabilir mi?

İnsana dokunan süper reklam örneği için bakınız Fiat Doblo 🙂