Monthly Archives: Eylül 2014

Emma Watson’un “HeForShe” kampanyası için BM’de yaptığı ilham verici konuşma…


Mary and Max


maxÇok geç izlediğim bir film Mary and Max. Max’in Amerika’daki hayatı dumanlı renkte anlatılırken, Mary’nin Avusturalya’daki hayatı kahverengi resmedilmiş; mektup arkadaşlıkları ömür boyu onları etkilemiş, hayatlarını şekillendirmiş.

Haletiruhiye heralde nasılsa öyle filmleri, şarkıları çekiyor. Animasyon izlerken eğleneceğimi düşünürken ters köşe yapıp hüzünlendiren, ancak duygu sömürüsüyle değil yalınlık, karakterlerin içtenliğiyle içine alan müthiş bir film.  Zira insanların üzgün olduklarında yavaş ve hüzünlü şarkıları dinlediğine, mutlu olduklarında tam tersi tempolu şarkıları dinlediğine ilişkin bilimsel araştırmalar var. Hatta o yüzden süpermarketlerde, mağazalarda çalan müzikler bile bazı tüketici davranışlarını teşvik etmek için çalınıyor.

Max’ in lotoyu kazandığında kendine ömür boyu yetecek kadar çikolata stoklayıp, paranın geri kalanını ona buna vermesi; Mary’nin komşusunun agorafobisini her seferinde kapısında farklı tehlikelerle yaşaması kırk sene küsür sonra bu korkuyu yenmesi sürprizi; Mary’ nin evlendikten sonraki kendine güvenli bilmiş halleri gülümsetti.

mary

Arkadaşları kendimiz seçtiğimiz için çok şanslı olduğumuz mesajıyla film bitiyor, benim gibi kardeşi olmayıp arkadaşları kardeşi yerine koyan bünyeler için kalbe yakın bir son. Filmin sonunda Max’in penceresinden izlediği New York manzarası, her gün tavana astığı Mary’nin mektuplarına, Mary’nin ona bir şişede gönderdiği gözyaşlarına bakarak dünyasını odaklaması yaşamın son günlerinde görülen bir durum olabilir. Max’ in ölümüne yakın penceresinden baktığı New York görüntüsü  bana Monet’in ölümüne yakın yaptığı japon köprüsü, nilüferler tablosunu gördüğümde yaşadığım duyguyu yaşattı. Monet’ in tablosunu Londra’daki The National Gallery’ deki görmüştüm, o da ömrünün son zamanlarına bahçesindeki japon köprüsünü, nilüferleri günün farklı zaman dilimlerinde, farklı açılardan resmetmişti.

Akşam akşam kazara animasyonun başyapıtına denk gelmişim, bu yazının çıkma sebebi odur. Bir de filmin stop motion çekilmiş, o yüzden kimbilir film içinde kaç milyon kare fotoğraf var, sabır işi ne diyeyim.

Filmde Asperger sendromuyla ilgili mesajlar da var elbet, keşke bu tip hastalıklarla ilgili hastalığı olduğu bilinen daha çok kişiyle ilgili bilgi toplayıp hastalığı tanımak için daha çok araştırma yapılsa. Mary’ nin Max’ i mektup arkadaşlığıyla tanıyıp hastalıkla ilgili kitap yayınlaması detaylı bir çalışmaya vesile olmuş. Türkiye’ de çok daha zor böyle durumlar tabii, farklı olanları tanımaya çalışmıyoruz genelde onlardan kaçıyoruz. Ayrıca hastanelerin en elzem şeylere sahip olmadığı bir yerde, farklı araştırmaları beklemek ne kadar doğal bilemedim. İki gün evvel annem yolda ayağı takılıp düştüğünde, en yakın hastane olan Fatih Sultan Mehmet Hastanesi’ne gittik, eli şişmesin diye acil bölümünde buz aradım, herkese sordum ama kantininde bile buz yoktu. İstanbul’un en büyük hastanelerinden birinde acil bölümünden en çok ihtiyaç duyulabilecek buz olmaması, asistanların bu soru karşısında “yönetim verirse olur” cevabı çok değişik, yorumsuz…