Düzen


Çokluk mu bizi daha yaratıcı ve üretken kılar, sadelik mi? Hangisi daha düzenli çalışmamızı tetikler?

Bu fotoğraf ilgimi çekti. Küçükken bir Japon balığım vardı, cam kavanozunda tekti. Kınalı’nın yeri ayrıydı, çünkü tek evcil hayvanımdı.

Fotoğrafta ise birçok balık var. Bana şimdiki düzeni anımsattı.

Gün içerisinde birçok pazarlama mesajına, internet haberine, TV programına maruz kalıyoruz. Yapılacak birçok sosyal aktivite, çevrede iş, akraba, arkadaşlardan bir grup ve onların haberleri var.

Sanki hiçbir şeyin yeri bizim için ayrı olamıyor.

Son zamanlarda daha az insanla iletişim halindeyim, medyadan daha az mesaj alıyorum. Gerçi benim seçmediğim içerikler olunca izlemiyorum, okumuyorum.

Bu dönemde şu sonuca vardım. İş hayatında yaratıcılık, üretkenlik süreçlerinde tıkananlar için belki bir süre yalnız kalmak zihin açabilir. Bazen bir şey yapmadan sıkılmak yeni bir şeyler keşfetmeye yol açabilir.

Veya insan tüm çareleri tüketince hangi kesime işimden bahsedebilirim diye daha yaratıcı olabiliyor. Hiç düşünmediğin gruplar, müşteri kitleleri aklına gelebiliyor. Onlar da mesajımı alıyor mu bilmiyorum ama denemeye değer.

Tek başına bir yere gitmek, fazla dikkat dağıtıcı olmadan kendinle kalmak da farklı bir alan keşfetmek için faydalı olabilir.

Sadece tek başına bir şeyler üretemeyebiliriz. Elbette insanlar birbirinden, daha önceki icatlardan besleniyor. Bir şekilde herkes bir öncekinin üstüne bir şey koyuyor, yeni bir yorum katıyor veya farklı alanları birleştiriyor. Böylece sonuç biricik olabiliyor.

Belki harcanan boşa zamanı belirli uygulamaları silerek, takip ettiğimiz kişi sayısını küçülterek azaltıp verimli zamana yer açabiliriz.

Çevremdeki insanlar benim için yönlendirici oldu, belirli alanları seçmemi sağladı.

Bir başkası için bu unsur okudukları, kitaplar olabilir.

Bu süreçlerde tıkananlar için çevredeki insanları seçmek, aldığınız mesajları kısıtlamak zihin açıcı olabilir.

Yani çevrende düşünen, yaratan, yazan vb. insanlar varsa; aldığın içerik kaliteliyse senin de üretkenliğin artıyor.

Çok fazla içerik, mesaj ve insan varsa yaşamdaki amacından da sapabiliyorsun.

Yani bir yerde takıldıysan belki yalnız kalmak, farklı bir şey yapmak ve bu süreçlerin farkında olarak daha seçici olmak önünü açabilir.

Örneğin ben yazarken bir şeyler üretebiliyorum. Yani yazmaya başlamadan şunu yazacağım diye değil de başladıktan sonra yazının seni bir yere götürmesi mümkün olabiliyor.

Bu bir başkası için resim yapmak, fotoğraf çekmek ve yürürken düşünmek olabilir.

Farklı alanları oradan oraya atlayarak değil de amacına uygun şekilde denemek, deneyimlemek veya buna açık olmak yaratıcılığı artırabilir.

Şu anki sistemde biraz bu döngünün önü kesilmiş olabilir. Yani yapılacak çok şey var, tüketmeye ve bize sunulanı tüketmeye meyilliyiz.

Şimdi şunu yapmalısın, onlar böyle yapıyormuş biz de yapalım durumları.

Bireysel olarak yaptığımız seçimlerle beraber toplumun da bu konuda bir şey istemesi lazım. Yani baştan başa bir düzen değişimi söz konusu olabilir. Gücümüz tek başına buna yetmeyeceği için farkında olmak ve bahsettiğim tekillik ve çoğulluk durumu, az mesaj çok içerik arasında bir denge kurmak ilk adım olabilir.

Yaratıcılık Döngüsü


İnsanların yaşamlarını sürdürürken bir parça yaratıcılığa ihtiyacı var. Ürün geliştirenler, zanaat ve sanatla uğraşan kesim gibi grupların yaratıcılığa biraz daha ihtiyacı var.

Konuyla ilgili bilimsel makaleleri incelemedim veya araştırma yapmadım. Kendimi, çevremi ve toplumu incelemem sonucundaki fikirlerimi paylaşıyorum.

Ben mutluyken, kafam rahatken çok daha yaratıcı olabiliyorum. Örneğin daha yaratıcı işler çıkarıyorum, bedenim ve sesim daha rahat işliyor. İnsanların modunun, psikolojisinin yaratıcılık üzerinde bir etkisi olabileceğini düşünüyorum. Optimum olumlu dıygular yaratıcığı pozitif etkiliyor olabilir.

Mesela son birkaç senedir çok fazla dikkat dağıtıcıya maruz kaldığım için çok yaratıcı olamadığımı düşünüyorum.

Bu varsayımı genele de açarsak yaratıcılık gerektiren işler de çalışanların önünün ülkede biraz kesildiğini söylemek mümkün. Bilerek isteyerek yapılan bir şey değil belki, ancak insanlar geçim sıkıntısından kafasındaki birçok dertten dolayı üretemiyor olabilir. Avrupa’yı, ABD’yi bilemiyorum. Üretim yapan insanın çevresinden beslenmesi, kafasının rahat olması lazım. Bizde ise şartlar sanki buna izin vermiyor.

Arkadaşlar, çevresel faktörler, medya ve toplum da yaratıcılık süreçlerine etki ediyor olabilir. Sonuçta bunlar da bizi besliyor veya yerine göre engel oluyor olabilir. Örneğin bir ressamla bir tasarımcının arkadaşlığı, sanatsal ve yaratıcılık yönünden birbirlerini tamamlamalarını sağlıyor olabilir.

Veya mod olarak iç güveysinden hallice biriyle, çok parlak olmayan müzikle ilgilenen birinin arkadaşlığını ele alalım. Bu kişiler birbirlerinin yaratıcılık süreçlerini tetikliyor olabilir. Belki hatalarını örtmek için kurmaca, sanat yolunu seçebilirler. Farklı meşgaleler bulmak, kişileri daha dikkat çekebilecekleri başka tamamlayıcı alanlara yönlendirmek onların yeteneklerini daha iyi yönde değerlendirmek olabilir.

Patti Smith’in bir kitabını okumuştum. Örneğin aynı grup için New York’da o dönem sanat piyasasında alkol ve uyuşturucu maddelerin esin etkisi yaratabildiğini ima ediyordu. Tabii savunulacak yanı yok, sağlığa olumsuz etkileri sayılamayacak kadar fazla. Fakat kafası işleyen insana alan açmazsan kötü yolları seçebilir, saldırganlaşabilir.

Belki çok hırslıysa bu tip insanlar bir yerlere gelebiliyor. Çok yakından takip ettiğim bir grup değil ama bunu Garbage’in solistinde görüyorum. Solistin genzinde et varmış gibi konuşuyor. Ancak uzaktan hırslı biri gibi duruyor. Sürekli çalışarak bir yere gelebilmiş belki. Benzer No Doubt müzik grubu var. Tam tersine Gwen Stefani sanki doğal bir yetenek. Hem sesi doğuştan güzel hem de bir karizması var. İşler onun için biraz daha kolay gelişmiş olabilir.

İnsanları farklı alanlara yönlendirmek sadece devletin yapabileceği bir iş de değil. Hangi birine yetişsin. Özel kurumlar, toplum bir ucundan tutabilir. Hatta onlara bence daha çok görev düşüyor.

Örneğin geçkin, yazı çizi ve dil ile ilgilenen iki memuru veya memur zihniyetli kişinin tanışıklığını ele alalım. Biri roman yazmaya çalışıyor olsun veya düzelti yapsın. İşi dolayısıyla patronla, yayıneviyle iletişimde olsun, geri bildirim almak zorunda kalsın diyelim. Ancak zamanla yaş baş alan kişiler veya karakteri böyle olanlar eleştiri alamayabiliyor. Alınca saldırganlaşıp, intikam moduna girebiliyor. Benlik algısı çok yüksek, egosu yüksek kişiler için farklı meşgaleler yaratmak, onların da aslında hala bir işe katkı sağlayabilecek potansiyelde olduğunu onlara hissettirmek toplumun görevi olabilir.

Onlar için danışmanlık görevleri, bahçe işleri, daha az yaratıcılık gerektiren idari görevler vb. oluşturulabilir. Gönüllü bir projede çalışmalarını sağlamak, hep iyisin harikasın yorumunu alıp üzülmeyecekleri işlere yönlendirmek sistemin işlemesini sağlar. Belki insanları karakterlerine göre motive etmek veya görevlendirmek bütüne daha fazla katkı sağlar.

Farklı bir şeylerle ilgileneceğinden, daha mutlu olacak. Çevresini galeyana getirmeyecek. Böylesi toplum sağlığı açısından daha faydalı olacak.

Belki her insan hem yaratıcılık hem iş düzleminde çalışmak için uygun olmayabilir. Üzülmeyecek, eğilip bükülmeyecek iş odaklı kişiler başka, duyguyla hareket eden yaratıcılık gerektiren işlerde çalışan kişiler başka olabilir. Ancak her iki kas da istenirse geliştirilebilir.

Bu yazımı da misyonumla paralel olarak olumlu bitirdim. Kıssadan hisse: Boş zamanınız varsa başkasıyla uğraşmayın. Sizin yaşamınıza direkt etki eden bir şey yoksa başkalarına yol açın, kendinize yeni alanlar açın. Çok anlamadığınız konularda fikir yürütmekten kaçının. Kendinizi ve etrafınızdakileri ilerletin. Olumsuz olduğunu düşündüğünüz bir şey varsa faydalı olarak durumu düzeltmeye çalışın. Yaratıcılıkla beslenen kişilerin çevrenizde yolunu açın ki toplum olarak ilerleyebilelim. BOŞ ZAMANLARIMIZI İYİ DEĞERLENDİRELİM.

Lokum’un Tilki Kuyruğu


Kaleydeskop


Caddebostan sahilinde çektiğim gün batımı fotoğrafında belki 10’a yakın rengi görebilirsin🎒👒

Şu sıralar evde daha fazla vakit geçiriyorum. Bu yüzden Tartuffe ve Lokum’u daha fazla gözlemleyebiliyorum.

Daha önce çevremin de etkisiyle biraz daha hayvanlara uzak duruyordum. Onlarla vakit geçirdikçe insanların ve hayvanların birbirinden kapabileceği şeyler olduğu dikkatimi çekiyor.

Belki kediler hakkında yazılabilecek çok şey var. Aralarındaki iletişim, beden dilleri, insanlara karşı davranışları, birbirleri arasındaki kavgaları, kıskançlıkları…

Yazmak istediğim ise çok yoğun görmesem de farklı yerleri sahiplenip etrafı oradan gözlemlemeleri.

Daha önceki yazılarımın birinde vardı. Lokumun evin kimsenin gitmediği bir alanını sahiplenip bize oradan bakması. Evin en tepesi, mutfak dolaplarının üzeri. Arada tepelerde takılması 😊

Bunu belki diğerlerinden ayrı kalmak, rahata ermek için yapıyor olabilir. Bu konuda daha önce araştırma yapmadım, gözlemimi paylaşıyorum.

Ben Lokum’un saklanmaktan daha çok bunu merak, oyun oynama motivasyonu ile yaptığını düşünüyorum. Çünkü evde stresli bir ortamları yok. Tartuffe çok agresifleştiğinde araya girebiliyorum.

Örneğin kimsenin çıkmadığı sandalyenin arkaya yaslanma hasırına basıp oradan odayı kolaçan etmesi. Banyoda lavabonun üzerindeki tavana yakın rafa çıkıp bir süre orada dinlenmesi. Mutfaktaki çöp kovasının arkasına girip yerden ortamı gözlemlemesi. Yani bizlerin çok da fazla kaplamadığı alanlardan zeminden, tepeden veya yatay olarak durup farklı yerlerden ortama hakim olması.

Herkes sandalyeye oturuyorsa ben yandan basayım, bir altına girip bakayım, masanın rafı varsa içine gireyim. Patates, soğanın ve tencerenin olduğu mutfak dolapları neden benim olmasındı hevesi😽

Lokumun bu hevesi beni de hem fiziksel olarak hem de davranış olarak olaylara farklı bakmaya yöneltebiliyor.

Çalışırken beni görmeye ve yakın olmaya uğraştıkları için masada eskiden bilgisayara yer kalmıyordu. Şimdi çalışma masamın karşısına taşıdığım yer yastığı ve bank ile bu sorunu çözdüm.

Arada Tartuffe’un oturduğu banka geçip çalışma alanıma oradan bakıyorum. Hem perde olmadığı için daha fazla güneş alıyor hem de ana caddeyi görebildiğim için hayatla olan bağı kurabiliyorum.

Lokum’un güneşi gören yerlerde dinlenmesi, sabahları güneşi alacak yere geçmesi sadece sıcak olduğu için olmayabilir. Belki enerji topluyor. Lokum gibi güneşi takip edip orada çalıştığımda hem ortam değişikliğinden hem de güzel ışıktan dolayı daha verimli olabiliyorum.

Kedilerle ilgili yazılmış bir sürü makale, kitap olabilir. Ben yer değiştirme ve farklı açılardan bakma durumunu biraz daha kurcalamak istedim.

Önemli olan sadece fiziksel olarak yer değiştirmek değil. Yer değiştirmek başka bir bakış açısı katmıyorsa hem efor hem zaman kaybedebiliyorsun.

Bazen onlar gibi farklı bir alandan yaklaşıp, belki bir detayı görüp esinlenme durumun olabilir. Tabii koşuşturmaca içerisinde bunu istemek önemli. Sabit fikirli olmamak, farklı şeyleri görmeye çalışmak ve mış gibi yapmamak kedilerin bu keşfetme ruhuna yakınlaştırabilir.

İşinde hiç görmediğin bir alanı fırsat olarak yakalayabilirsin, diğer paydaşları anladığın için müzakere kolaylaşabilir. Fiziksel olarak bedeninin ve ruhunun sınırlarını zorlayabilir daha dayanıklı hale gelebilirsin.

Hiyerarşi Tartuffe Hep Yukarıda


Sherlock Holmes Tobacco mu? Shakespeare Tekel mi?



Yer İstanbul Kadıköy

Nerede Olursa Olsun En Rahat Koltuğu Bulurum! Taşa Oturmam!


 

09494780-6807-4ddb-92bd-51118278a7f1-1

Hareket mi, kısıt mı?


LinkedIn’de bir paylaşım ilgimi çekti. Teknolojinin engelli hayvanlara hareket yeteneğini kazandırdığını anlatıyor. Youtube linkini buldum, paylaşıyorum: https://m.youtube.com/watch?v=KaAiF3z4mGA

Ardından hemen aklıma Türkiye’de yazları gittiğim bir köydeki keçiler geldi. Ağaçların yapraklarını yemesinler diye iki ayakları birbirine kelepçeleniyor. Böylece hareket yetenekleri kısıtlanıyor. Her gördüğümde içim acıyor, sanırım duruma bir tek ben üzülüyorum. Çünkü senelerdir değişmiyor. Yerel ahaliden olmadığım için de karışamıyorum, bir tek aileme mızmızlanabiliyorum.

Birçok hayvanın yaşam alanını kısıtladık. Belki kediler çok esnek canlılar olduğu için İstanbul gibi bir şehirde tutunabildi. Ceyda Torun’un “Kedi” belgeselini izledim. Bazı kediler üzerinden anlatılan bir hikaye var. Hatta biraz İstanbul ve kedilerin nevi şahsına münhasır karakteriyle beraber onlara bakan halktan kişilerin de karakterlerine ayna olmuş. Kediler arasında favorim “Duman”. Nişantaşı’nın kedisi bile farklı oluyormuş 😽

Ben evde aynı insan gibi iki ayrı karakterli kediyle yaşıyorum. Lokum hakkında söylenecek bir şey yok. Tam bir lokum: Uysal, şirine, sokulgan 😻

Diğer kedimin adını çoğu insan telaffuz edemiyor. Tartop, Tof, Tuf, Tartup, Tatu vb. isimler söylenebiliyor. Neden Tartuffe? Çünkü sözün, eğitimin işlemediği, başına buyruk bir karakter. Moliere’in oyunundaki “Tartuffe” karakteri gibi tam bir hınzır. O eve geldiğinden beri sanki ben misafirim, o ev sahibi 😼

Aynı oyundaki gibi arkadan iş çevirmeler. Güzel bir kahvaltı hazırladığımda çayı dökmeye hazırlanırken yumurtayı alıp kaçmalar. Temiz yatak örtüsü serdiğimde baş köşeye kurulmak. Ben evde yokken buzdolabını açıp içini karıştırmak, evdeki tüm kapıları istisnasız açmak. Çekmeceleri karıştırmak. Sözümü asla dinlememek. Lokumu ezmek, kavga çıkarmak. Canım istemese de sevilmek, daha fazla yemek istediğinde dediğini yapmak zorundayım. Sürekli miyavlayıp, eşyalarımı yere döküp bir şekilde dediğini yaptırıyor.

Muhtemelen dünyadaki en yaramaz, zor kedilerden biriyle yaşıyorum. 🙀 Beni de esnettiğini düşünüyorum. Sabırsız, kararlı insanları bir süre bu tip kara, meraklı, yaramaz kedilerle başbaşa bırakmak diğerlerini de yumuşatabilir.

Kedilerin de karakteri olur mu diye sormayın! Olur. Belgeseli izleyince beni anlayacaksınız.

23-24 Kasım


img_5414

img_5436

ebb7b990-29d7-4153-a391-aff2da17ee4b

 

Günbatımı


Sakin yerde özgür bisiklet sürmenin keyfi bambaşka. Deniz ve bisiklet, başka ne isterim.